1 Eylül 2012 Cumartesi

Gezi Yazısı Görünümlü Anı Topağı - Balkanlar



Kısacık saçlı hırvat bir polis hanım bir bana bakıyor bir pasaportuma. Bende de bir heyecan bir heyecan sanki ne olacaksa... Neticede Hırvatistan'a girişim gerçekleşmiş oluyor ve hava alanı çıkışına doğru yürüyorum. İçim desen böyle kıpır kıpır, hava desen böyle serin serin, etraf yemyeşil. Tabi yaa, canım dostumla balkan planımızdı bu bizim. :) O Paris'ten, ben İstanbul'dan atlayıp geliyoruz Zagreb'e, uzun sürecek bir yolculuğun ilk adımını atmak adına.
Peki nasıl geliniyor İstanbul'dan, kısaca bahsedelim. Türk Hava Yolları'nın hemen her gün Zagreb'e 2 saat süren direk seferleri var. Aldığınız zamana göre değişebilmekle beraber bir 300-400 lirayı gözden çıkarmanız gerekiyor. Hırvatistan'a vize de yok şimdilik o yüzden giriş çıkışlar da çok rahat fakat 2013 sonrası ülke -çok yüksek ihtimalle- Avrupa Birliği üyesi olacağından vizeli geçişler başlayacak. 

Zagreb'e geldikten sonra her şey fazlasıyla kolay.. Havaalanından 30 kunaya (4 euro civarı) otogara gidebiliyorsunuz, oradan da tramvaylarla şehir merkezine gitmek çok kolay. Elinize haritanızı aldıktan sonra şehri çok çabuk öğreniyorsunuz.
Ben de elimde bavulumla yarım saat içinde hostelimi buldum ve sevgili E. ile sonunda buluştum. Sıkı bir kucaklaşmanın ardından hostelimizi incelemeye koyulduk. :)


Hostelin adı "Hobo Bear Hostel" , oldukça merkezi bir yerde, ufak tefek şirin bir yer. Bizim de odamız 2 kişilik özel oda olmasına rağmen fazlasıyla küçüktü ve ranzalıydı. Fakat yine de çok sevimliydi diyebilirim. Ayrıca hostelin mutfağında işinize yarayabilecek her şey var; buzdolabı, mikrodalga fırın ve her türlü tabak çanak mevcut. Hostelin ortak kullanım alanı olan büyük salon da fazlasıyla güzel bir ortam. Burda hem televizyon hem de internete girebilmeniz için 2 adet bilgisayar var. Hostel sahibi ve çalışanları çok güler yüzlü ve yardım sever. Hostele 20 küsür euro para ödemiştik ve memnun da ayrıldık.



 




Zagreb'te 2 koskoca gün ve bir gece geçirdik. Bu şehri genel anlamıyla gezip görmeye yetiyor diyebilirim. 3-5 saatte merkezdeki turistik yerleri -ilginize göre değişebilmekle beraber- bitirebiliyorsunuz. Sonrasında güzel kafeler ve restoranlarda, akşamları barlarda vakit geçirmek pek mümkün elbette. Zagreb gayet ucuz bir şehir, İstanbul'la eş değerler diyebiliriz. Acıktığımız o öğle sonrasında Dolac Pazarının hemen arkasındaki bir restoranda 2 adet kocaman pizza, patates ve yöresel biralara 80 kuna ödeyip çıktığımızı hatırlıyorum. Fotoğraftan da göreceğiniz üzere gayet büyük ve doyurucu, ve kesinlikle lezzetliler. 80 kuna 10-12 euroya tekabül ediyor.



Sonrasında şehri gezmeye devam ediyoruz, şansımıza Zagreb'deki 2 günümüz de pek yağmurlu ve ıslak geçiyor. Şemsiyelerimizi alıyoruz ve atıyoruz kendimizi Dolac Pazarı'na... Burada hem hediyelik eşyalar, el emeği göz nuru nakışlar, masa örtüleri, ayakkabılar hem de pek taze sebze ve meyveler mevcut... Çok çok sempatik bir ortam olduğunu ancak gezerken anlayabilirsiniz, herkeste evdeki anne baba havası var. Sanki hazırlamışlar her şeyi sarıp getirmişler gibi, ki galiba gerçekten de öyle.
Burada çok sevimli fakat uyanık bir teyze tarafından rehin alınıyoruz. Tıpkı bir Türk pazarındaymışızcasına tutuluyoruz tezgahın önünde... Neler getirmiyor önümüze neler, annenize anneannenize, şuna buna .. alın da alın... Tabi bizden uyanık olacak hali yok ya,  E. hemen "lets take a photo" diyor ve işte sonuç bu fotoğraf, bir şey almadan ayrılıyoruz da böylece elbette.




Zagreb'te nereler görülmeli sorusuna gelince, bana kalırsa bir kere tüm turistik yerleri görmek gerek. Bunları da haritanızda ya da hostelinizden veya turist information ofislerinden alacağınız minik kitapçıklarda bulacaksınız; Zagreb Katedrali, St. Mark Kilisesi, çeşitli heykeller, müzeler, milli tiyatroları bunların sadece bir kısmı. Ayrıca bizzat gördüğüm Jarun Gölü'nün de kesinlikle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir etkinlik ya da bir hareket yok fakat müthiş bir doğal güzellik var. Oturup kafa dinlemek için , harika manzaranın tadına varmak için nefis bir yer tabii bizim gibi yağmura yakalanıp kaçmak sorunda kalmazsanız. :)







Yorucu uzun bir günün ardından kahvelerimizi alıp şehirde dolaşmaya başlıyoruz. Kahvelerin her birine sadece 6 kuna ödedik, yani 1 euro bile değil. Ayrıca her yerde kahvaltılık ve atıştırmalık alabileceğiniz böyle ucuz yerler var. Bu yüzden Zagreb'te hiç aç kalmadık, daha doğrusu bir şey yemeden duramadık denilebilir :)


Bu koskoca 2 günde GOBI  (www.gobistanbul.com)  isimli organizasyonumuz sayesinde tanışmış olduğum Hırvat arkadaşlarımla da buluşup iyi vakit geçirdik. Hiç bir şey bilmediğiniz bir şehirde öylece gezmek her ne kadar cezbedici olsa da , oranın yerlilerinden öğrendikleriniz bambaşka oluyor. 
Mesela sevgili Josip'ten , katedralin bir kulesinin devamlı tadilatta olduğunu öğrendik. Malzemesinden dolayı kule devamlı eriyormuş ve dolayısıyla bir kule tamir edilince diğeri bozulduğundan tadilat süreci hiç bitmiyormuş.





Ayrıca bir dipnot olarak Zagreb'deki tramvaylar da Hırvatların kendi üretimiymiş,bunu da elbette Josip'ten öğrendik. :)

Bu küçük ama güzel şehirde bir kaç gün geçirmeye gerçekten değer. Tarihi yerlerin yanı sıra keşfedilecek çok güzel kafeler, barlar, butik mağazalar bulunmakta. Sakin fakat canlı atmosferiyle yaşanılası bir şehir olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Yolunuz düşerse uğramadan geçmeyin :)




İşte geçirdiğimiz harika vaktin göstergesi olarak bir kaç fotoğraf.. Josip, Matea ve Mateja'ya bizden kucak dolusu sevgilerle...







Son olarak bize kendi yaptığı sevimli magnetlerden veren dilsiz amcaya selam olsun, o gülüşü unutmak imkansız!



Zagreb'ten sonraki planımız Dubrovnik. Autobusni Kolodvor (otogar) ' a gidiyoruz ve biletlerimizi Samoborcek isimli bir firmadan alıyoruz. Her bir bilete 30 euro civarında bir para ödüyoruz. 10-11 saatlik fazlasıyla rahatsızlık verici bir otobüs yolculuğunun ardından masmavi bir gökyüzü ile buluşmuş harika bir şehre uyanıyoruz. Pırıl pırıl adriyatik denizine ayak uzatacak yakınlıkta olmak tarif edilemeyecek kadar nefis bir duygu!



Dubrovnik'te 2 gece konaklayacağız. Burası turistik bir yer olduğundan gayet pahalı. Hostelimizi çok önceden ayarladığımız için sorunsuz bir şekilde odamıza ulaşıyoruz. Her bir gece için 35 euro civarı bir para ödüyoruz fakat şehri dikkate alırsak fiyatına göre gayet güzel bir odada kaldığımızı söyleyebilirim. Kaldığımız yerin adı "Rooms Vicelic". Bir aile tarafından işletilen 3-4 odalı küçük bir yer. Old town'ın içinde olması onu bu kadar pahalı kılan nedenlerden biri elbette ki...

Dubrovnik'e geldiğimiz ilk andan başlarsak, yanımıza "merhabaaaaa" diyerek gelen o teyzeyi unutmak mümkün değil. 5 dakikada bize şehrin özetini geçti ve gerçekten çok faydalı bilgiler verdi. Teşekkürlerimizi sunduktan sonra ondan aldığımız bilgiye dayanarak 1A ya da 1B 'yi beklemek üzere otobüs durağına geçtik. Old town'da indikten sonra hostelimizi çok kolay bir şekilde bulduk. Odamız pırıl pırıldı ve mis gibi kokuyordu. Günü şehirde dolaşarak, turistik yerleri ziyaret ederek geçirdik, hatta kendimize bir meyve bahçesi bularak bol bol erik yedik :) Dubrovnik'in iyi yanlarından biri de buydu, kesinlikle unutmayacağım. Etnografya'nın hemen altı :)





Dubrovnik koskocaman bir şehir ve yapılacak çok şey elbette vardır fakat biz geçirdiğimiz 3 günde old town ‘dan pek ayrılmadık ve vaktimizi o çevrede daha çok adalarda geçirdik. Vaktiniz çok fazla değilse sizin de böyle yapmanızı öneririm. Turistik yerler zaten old town’ın içinde yer aldığından bir gün içinde bitirebilirsiniz. Şehrin duvarlarını da yürüdükten sonra size önerim ilk önce çok popüler olan Lokrum adasına değil Cavtat adasına gitmenizdir. Burayı şehirden ayrılacağımız gün keşfetmemiz bizi gerçekten üzmüştü. Hatta bir daha Dubrovnik’e gitme fırsatı bulursam 3-4 gün Cavtat’ta kalıp o harika adanın ve nefis plajlarının tadını çıkarırım diyebilirim. Tam bir kafa dinleme yeri, kıyıda harika kafeler ve restorantlar var. Hem çok sevimli hem de Dubrovnik’e kıyasla gayet ucuz. 








Maalesef biz bu harika adada sadece 3-4 saat geçirebildik. Sonrasında bizi otobüse yetiştirmek için son hız giden abimize de teşekkürü bir borç biliriz :)


Lokrum adası da eğer bu kadar abartılmasaydı çok çok beğeneceğimiz bir yer olurdu fakat beklentimiz fazla yüksek olduğundan olsa gerek biraz şaşırdık. Yine de orada iyi vakit geçirdik elbette ki. Adaya ilk geldiğimiz an nerede yüzebiliriz diye sormadan kafamıza göre yürüyorduk ki gittiğimiz yönden dönen 2 çocuk bize bakarak güldü. Ne oluyor acaba diye düşünürken nüdist plaja doğru ilerlediğimizi farkettik. Bir de baktık ki bikini, havlu ve fotoğraf makinası yasak! Kahkahalar içinde yönümüzü değiştirdik, hemen alt taraftaki taşların üzerine eşyalarımızı bıraktık. Taşlar adeta adanın şezlongları gibi Lokrum’da. Tek sıkıntı ne zaman aklıma getirsem beni bulan yengeçler, tabi zararsızlar ama benim gibi korkaksanız bu pek de önemli olmuyor :)


Adada bir de her yerde karşınıza çıkan tavus kuşları var. İlk başta ağlayan kedi sesine benzetmeniz muhtemel ama aslında her yerde asil güzellikleriyle dolaşan tavus kuşları bunlar. Her yerde karşınıza çıkabiliyorlar bu yüzden tetikte olun :)





Ada'nın bir başka meşhur güzelliği ; Ölü Deniz


Gerek Lokrum’a gerekse Cavtat’a ve diğer adalara gitmek için old town’ın içindeki limana gitmeniz yeterli. Biletler de gidiş dönüş şeklinde satılıyor, hatırladığım kadarıyla Cavtat için 80 kuna, lokrum içinse 50 kuna ödemiştik. Ayrıca geç öğrendiğimiz için yapamadığımız bir başka şey de minik bir adalar turuydu.  Her adada biraz vakit geçirerek ve yemeklerinizi teknede hep beraber yiyerek geçirilen bu tur bize çok eğlenceli gelmişti fakat maalesef vaktimiz yoktu. Bu yüzden karar vermeden once bütün stantları bir dinleyin derim.

Dubrovnik’e geri dönecek olursak, old town’da restoranlar çok pahalı olduğu için ilk günümüzü abur cuburla geçirmiştik fakat sonraki gün güzel bir restorana gitmek istedik. Old town’dan çıktık ve yaklaşık 100 metre ilerideki Sesamé isimli restorana gittik. Burada güzel bir şarap eşliğinde yemeğimizi yedik. Fiyatı tam olarak hatırlayamasam da, old town’daki fiyatların güzel bir yemek için yaklaşık 30 € olduğunu söyleyebilirim. Dışarıda biz daha güzel bir yemeği biraz daha ucuz bir fiyata yedik.










Dubrovnik yazın tatile gitmek için çok ideal bir yer. Türkiye içinde harcayacağınız paradan biraz daha fazla harcayarak bu harika deneyimi yaşamak yapılacak mantıklı şeylerden biri…









Biz Dubrovnik’i çok beğendik… Lokrum’da tanıştığımız cana yakın, sevimli yüzücü teyzelere de selamlar olsun, hvala… :)


Ardından Mostar’a biletimizi alıyoruz ve otobüsü beklemeye başlıyoruz. Öncelikli önerim yapabiliyorsanız bütün yolculukları trenle yapın, keza Türkiye’deki en kötü firmalarda bulduklarınızı dahi bulamıyorsunuz. İş biraz komik biraz d amide bulandırıcı bir hal alıyor. Neyse ki Mostar’a gidişimiz 3 saati geçmedi ve biz de çok paronayak olmadık. Fakat yine de “muavin” temalı bu fotoğrafı sizinle paylaşmak isterim :)



Mostar’a akşam üzeri varıyoruz, dolayısıyla planlamamıza rağmen bir gece konaklamak zorundayız. Kesinlikle söyleyebilirim ki gerekli değil bir gününüzü geçirirseniz yeterli olacaktır fakat akşam gelince tabi kalmak gerekiyordu. Otobüsten indiğimizde bir sürü hostel sahibi müşteri aradığı için pek de zorlanmadık, 10’ar euro karşılığı orta kalitede 2 yataklı biro dada kalabildik. Yine de hostel sahipleri ve hatta bazı müşterileri biraz garipti. Hiç unutamayacağımız şey de adamın ısrarla “yarın hosteldeki herkesle şelalere gideceğiz mutlaka gelin” demek için gecenin bir yarısı odamıza atlet don dalmasıydı. Şaşkın şaşkın tabi tabi dedik. Ertesi gün gitmedik tabi :) Döndüğümüzde gününüz nasıldı diye sorunca-sormaz olaydık- bizimki harika geçti, siz bütün gün buralarda mıydınıııız ? aaaa, bıdı bıdı şeklinde konuştu tabi birazcık. Velhasıl uyumak için bir yer bulmak zor olmadı.

Peki Mostar nasıl bir yer ? Küçük, doğası güzel ve elbette bir dünya harikasını “Mostar Köprüsü’nü” barındıran şehir. Sadece gündüz gezip görmek yeterli olmuyor, mutlaka akşamki görüntüsünün de tadını çıkarmalısınız. Gündüz etrafta pek fazla Türk grup görmeniz mümkündür, özellikle dini bir gezi görüntüsü veren gruplar dikkatinizi çekecektir. Öyle hikayeler duyduk ki gülsek mi ağlasak mı bilemedik “sayın abilerim”.Ben diyeyim üzerinde bismillah yazan taş, siz deyin bayburt’lu işçiler. Her sene köprüden atlama etkinlikleri yapılıyormuş, o konuyu bile “güçlü türk erkeği”ne bağlayan hikayeler…

Tabi tüm bunlar bir yana… Mostar’da mermi izleri hiç kapatılmamış. Etrafınıza baktığınızda ister istemez acıyı görüyorsunuz, onlar da bunu unutmamak ve unutturmamak adına izleri kapatmıyorlar…

Türkçe bilen insanlara da rasladık fakat asıl kaynaşma belli ki yemek kültürümüz imiş. Öyle yemekler yedik ki o lezzeti Türkiye’de bulmak ne mümkün.. Üstelik o kadar ucuz bir fiyata… Hele yemeğin üstüne bie “Turska Kafa” için derim, sunum da lezzet de anlatılamayacak kadar enfesti… Fotoğrafları incelediğinizde eminim ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Gittiğimiz restorant Old Town’da bulunan “Konoba Sadrvan”, yeşil bir bahçe ve su sesleri eşliğinde yiyorsunuz yemeğinizi.. Çok ferah ve rahatlatıcı… Biz E. ile menu 54 ve 55 almıştık hiç unutmuyorum bir tanesi “Mostar Sahan” diğeri de “Mixed” gibi  bir şeydi… Dolmalar, köfteler, yerel bir lezzet olan “sogan dolma” kısacası yemeniz gereken hemen her şey bu menulerde bulunuyor. Bir de merakımızdan “cevapcici” aldık, pek gerekli değilmiş-ki zaten bitiremedik- ,bildiğiniz inegöl köfte patates kızartması ve pide… Tabi hepsinin yanına da ayran J Orada biraz daha katı oluyor , bizim yoğurt diye yediğimiz cinsten, onlar bardakta içiyor… Bayağı da güzel oluyor açıkçası…








 Bu nefis yemeklerin üstüne de meşhur kahveyi söyledik…


İşte böyle harika bir sunumla ve görüntüsünden daha da güzel bir lezzetle müşterileri şaşırtıyor “Turska Kafa” … Hele ki o lokum, Türkiye’de o denli lezzetlisini yediğimi hatırlamıyorum…


Mostar’ın bana kazandırdığı en önemli şeylerden biri de rozet koleksiyonuma kattığım harika parçalardı… Yüzlercesi vardı bunların… Zamanında oradaki insanlar biriktirirlermiş fakat savaş sonrası çoğu yanmış, kaybolmuş. Kalanlar da işte 1 euroya falan satılıyorlar…





Mostar’a özgü taşlar da Old Town’da dikkatinizi çekecektir, ilk başta yürümek zor gelse de zamanla alışılıyor :)  Buraya özgü, güzel bir görüntü…


Mostar’da hem gece hem de gündüz saatlerinde fazlasıyla dolaştık. Her an hissettiğim bir samimiyet vardı. Sanırım Türkler için böyle bir etkisinin olması normaldir. Gerek tarihinden, gerekse etraftaki camilerden, adeta kendi toprağınızdaymışsınız gibi hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. Fakat biraz ayrıntıya indiğinizde olmadığını da anlıyorsunuz. Ancak orda biraz vakit geçirince anlaşılabilir bir şey, anlatmak pek mümkün değil…

Gün ortasında yine dolaşıyoruz, şu boşnak börekçisi nerededir diye düşünürken… Bir amca “yahu buldunuz mu şu börekçileri” diye soruyor. Bulamadık tabi nerede, hepimiz aynı dertten muzdarip J Amca diyor, yahu televizyonda ne börekler gösteriyorlardı hani bunlar… Güzel bir börekçi bulamadık, fakat böreğin hasını Saraybosna’da yedik. J ( ileriki sayfalarda fotoğrafları da paylaşacağım.)
Yani uzun lafın kısası, Mostar’a öyle çok bağlanmadık, orada çok eğlenmedik ya da biraz daha kalsak mı diye düşünmedik ama her an bir samimiyet vardı. Tıpkı memleketinizde vakit geçirmekten bıkmanız ve istememeniz ama yine de oraya ait olduğunuzu bilmeniz gibi… Tabi ait olmak biraz fazla kaçar fakat sanıyorum ne demek istediğimi belli ettim. J


 İşte böyle bir yer Mostar…



















Bir de Türk Evi (Osmanlı Evi) vardı burada, bahçesinde “İsmet” diye çağırdığımız tembel kaplumbağalar ile…







Mostar… Dinlendirici doğal güzelliği, dillere destan köprüsü, camileri ile güzel şehir. Mostar yaşananları unutmayan, unutturmayan, Mostar kurşunları hala bünyesinde barındıran, hala o izleri sildirmeyen Mostar…
Mostar nereye gitseniz “Turski Caj” ya da “Turska Kafa” bulabileceğiniz Mostar…



Mostar’a veda ediyoruz… Hostel’e çok yakın olan (hem tren hem de otobüs) gara yürüyoruz ve Saraybosna’ya tren biletimizi satın alıyoruz… 3 saatlik bir manzara seyrinin ardından Sarajevo’ya merhaba diyoruz…




Saat akşam 9 civarı… Ne tramvay var ne bir şey, taksiye biniyoruz hostelimize gitmek üzere… Çok sevimli bir taksiciye rast geliyoruz, ileride bahsedeceğim bizi kazıklayan sevgili Sırp taksiciyi düşündükçe çok daha iyi anlıyor insan :) Kısaca her şeyden bahsediyor bize, küçük ama anlamlı bir sohbet ediyoruz, birbirimizi bi şekilde anlamaya çalışıyoruz. Ne gariptir bazen bi kaç kelime bile konuşabilseniz anlaşıyorsunuz. Nitekim bizim taksiciyle de öyle oldu, o az buçuk ingilizce biliyordu bizse boşnakçada merhaba, nasılsın, evet, hayır :)  Fakat yine de birbirimizi anladık gibi gözüküyordu :)

Saraybosna’ya cumartesi gecesi gitmiştik sanıyorum çünkü her yer çok cıvıl cıvıldı. Kalacağımız “Hostel City Centre Sarajevo” nun sokağı da en eğlenceli sokaklardan biriydi. Biz bavullarla yürümeye çalışırken ortamdan epeyce farklı görünüyorduk :)
Hostele girdiğimizde ilk başta biraz şaşırmıştık çünkü ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekiyordu. Fakat içeri girdiğimizde o kadar iyi karşılandık ki anlatamam. Hostelin sahibi sevgili Asım bize hoşgeldiniiiiz diyerek shot ikram etti ve eski Türk sevgilisi Canan’ı anlatmaya başladı. Çok kısa bir sohbet olmasına rağmen çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, “Canan’ı tanıyor musunuz, bulun Cananımı” yakınmaları bizi bayağı gülüdürmüştü :)
Sonrasında öğrendik ki biz suit oda ayırttığımız için başka bir yere gideceğiz, oradakilerle asıl binada kalmayacağız. Eğlenceli ortamdan uzak kalacağımız için biraz üzülmüştük fakat apartmana gittiğimizde gayet hoşumuza gitmişti. Hem ucuz hem de çok güzel bir yerde kalmış olduk, biraz soğuktu fakat yaz olduğu için bu bir eksi değil artı olmuştu bizim için. O akşamki kalabalığı, cıvıl cıvıl sokakları kaçırmamak için hazırlanıp dışarı çıktık. En güzel yerlerde bile her şey o kadar ucuz ki, sadece yiyecekler değil, içkiler de öyle. Bosna’nın suyunun çok güzel olduğunu ve dolayısıyla biralarının da çok güzel olduğunu gitmeden okumuştum, o akşam bu kanıtlandı diyebilirim. Hele ki bizdeki efes dark vari karamelli siyah biraları çok çok güzeldi. 2 buçuk mark ödemiştim diye hatırlıyorum yani hemen hemen 3 lira. Türkiye ile kıyaslandığında gerçekten çok ucuz.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim, Boşnak kadınları çok güzel ve erkekleri de çok yakışıklı. Tabi genel bir söylem bu fakat gittiğim yerlerden gözüme çarpan en hoş, bakımlı, uzun boylu insanların burada olduğu…

Gel gelelim ertesi gün artık şu Boşnak böreğini yememiz gerekiyordu. O kadar hevesliydik ki, hele de Mostar’da bulamadığımız için burada şart olmuştu artık. Sokaklarda dolaşırken gözüme çarptı, E.’ye söyledim o benden kat kat beter bu börek sevgisi konusunda. İlerledik bir baktık cidden de börekçi, “Ahmo” … Gittiğinizde mutlaka burada yemelisiniz diyebilirim, bizde bilinen Boşnak böreği değildi sanırım fakat çok lezzetliydi. O gün iki kez gidip börek yedik orada.. İşte bir kaç fotoğraf :





Boşnak böreğine doyduktan sonra dolaşmaya devam ettik. O sırada da yine sonradan hatırlayıp gülümsediğim bir şey oldu. Karnım o kadar doluydu ki artık elim midemde yürüyordum o denli zor geliyordu yürümek… Esnaf teyzelerden biri ile Boşnakça konuşmaya başladık :) Niye elimin midemde olduğunu sordu, ben ingilizce “çok fazla börek yedim , o yüzden ” dedim fakat ingilizce bilmeyen teyzem boşnakça“ hava çok sıcak çok yiyince zor oluyor” falan gibisinden bir şeyler söyledi yani en azından ben öyle düşündüm. Sonrasında da bir kaç dk konuşmamız devam etti. Bir kaç dili karıştırarak muhabbetimizi sürdürdük :) Hala gülümsüyorum hatırladıkça, insanların bir şekilde anlaşabilmesi çok garip fakat iyi hissettiriyor.

Tüm gün dolaşmaya devam ettik, Saraybosna’daki camilerin mimarisi hemen dikkatimizi çekti, çok farklı ve güzeller. Sanırım Türkiye’de çeşitli tutucu nedenlerden dolayı camilerin mimarisi çok fazla değiştirilmiyor. Oradaki camileri görünce değiştirilmeli diye düşündüm, yani en azından yeniliklere açık olunmalı. Cami avluları insanlara daha açık, çay ve kahve içilebiliyor oluşu, hem kadınlar hem erkekler için, rengarenk çiçekleri söylemeye bile gerek duymuyorum, çok cezbedici çok bakımlı duruyordu.












Saraybosna’yı dolu dolu gezdik; camileri, kiliseleri, eski sinagogu, küçük sokaklarda kendine yer blmuş şirin kafeleri, çarşıyı, bedesteni…
Elimizdeki broşürün içinde tarihi, kültürel ya da görülmeli denilen neresi varsa gitme gibi bir huyumuz var. Türk aklı mı dersiniz artık ne dersiniz, buraya kadar geldik bari onu da görelim zihniyetiyle geziyoruz biz :)
Fazla bir şey söylemektense bolca fotoğraf paylaşmayı isterim, buyrunuz :




Milijacka Nehri























Saraybosna çok sıcak, insanlarıyla çok canayakın, tekrar görmek daha uzun sure kalmak isteyeceğim bir şehir… Bedestene, tarihi sebile, Ferhadija Caddesi’ne, Miljacka Nehri’ne ve aşk acısı çeken sevgili Asım’a selam olsun :)



Canım E. prensesle Balkanlar’daki son durağımız Belgrad. Gittiğimiz şehirler içinde en gelişmiş olanı… Durovnik’i bir tatil yöresi olarak ayrı tutarsak belki de en güzeli… Fakat yine de Saraybosna’daki sıcaklığı burada bulamamak mümkün…

Başlangıç olarak önceden de değindiğim bizi kazıklayan sevgili taksici amcadan bahsedelim. Otobüsten indiğimizde saat sabahın 6’sı olduğu için pek fazla seçeneğimiz bulunmuyordu. Biz de Beogdraska’daki hostelimiz “ City Break Hostel”e gitmek üzere taksiye bindik. Turist muhabbetlerine girerek bizi oyalayan amcamızın bizi etrafta dolandırıp durduğunu anlamak uykulu gözlerle bile maalesef zor olmadı. 20 euro mu verdik ne yaptık bilmiyorum 2 adımlık yol için. Velhasıl kelam tartışmak da istemediğimiz için paşa paşa parayı verdik.  En azından valizleri hostele bırakalım parkta falan uyuruz artık düşüncesiyle apartmana girdik. Kapıyı öyle bir saatte çaldık ki, kapıyı gözleri kapalı açtı hostel sahibi. Yine de bize odamızın dolu olduğunu fakat salonda uyuyabileceğimizi söyledi sağolsun. Koltuklara kıvrıldık bir kaç saat sonrasında da odamıza geçtik. Bu hostele diğerlerine nazaran az ödemiştik, genel olarak her şey de iyiydi. Bir kaç komik olay olsa da, gerek hostel sahibini gerekse onun arkadaşını tam olarak anlayamasak ve buna da çok gülsek de iyiydi diyebiliriz sanırım :)

Sırbistan’da da Türkçe bilen insanlara rastladık yine televizyon dizilerinden dolayı. Hatta en komiği E.’nin anlattığı, hostel sahibi sabah bizi kanepeden kaldırırken “Günaydıııın” demiş :) Böyle ufak tefek, gülümseten anılar akılda kalıyor…


Belgrad’ın en güzel yanı şüphesiz ki parkları… Bizim bu açıdan fakir büyümemizden mi acaba bilmiyorum ama devamlı temiz ve bakımlı kalan, her yaştan insanın gelebildiği böyle güzel parklarımız maalesef çok çok az. Biz de bu eksikliği gidermek adına Belgrad’ın en güzel parklarından Tašmajdan ve Kalemegdan‘da fazlasıyla vakit geçirdik. 





Belgrad Kalesi ( Beogdraska Tvdava) inşası yüzyıllar boyu sürmüş, devam etmiş bir yapı. Belgrad şehrinin temellerinin atıldığı bu kale hem farklı zamanların hem de farklı kültürlerin izlerini taşıyor. Yüzyıllar içinde Bizans Kalesi, Sırp Despotluğunun merkezi, Osmanlı ve Avusturya’nın savunma üssü olmuşluğu vardır. Bugün ise Belgrad’ın en önemli sembollerinden biri ve kesinlikle seyrine doyulması gereken bir güzelliktir. Gün boyunca serbestçe gezilebilen kale surları içinde; Askeri Müze, tarihi turistik yapılar, anıtlar, kiliseler, kuleleler, kalıntılar, hayvanat bahçesi, spor alanları ve yürüyüş yolları yer alıyor. 

Kalemegdan’da en çok dikkat çeken ise, seyir terasının ortasına dikilmiş kocaman bir çıplak adam heykeli. Viktor Muzaffer (Pobednik) Heykeli , şehrin Türklerden kurtulması anısına 1928’de dikilmiş, aslında Terazije Meydanındaki çeşmenin üstüne dikilmesi planlanıyormuş fakat halkın çıplak adam heykelini şehrin ortasında istememesi üzerine Kalemegdan’a getirilmesi uygun görülmüş. Bugün de şehrin en önemli sembollerinden biri olarak orada yer alıyor.


Viktor Heykeli


Belgrad Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerde bulunması açısından da çok güzel bir görüntü sergiliyor. Parklarda saatlerce çok iyi vakit geçirebiliyorsunuz. Hemen her saatte her tarafta patlamış mısır satmaları da ayrıca çok sevindirici :)

Sırbistan’ın para birimi Sırp Dinarı. Ne sıfırlardan kurtulmuş ne de banknotları azaltmayı düşünmüş olduklarından 10 euro dahi bozdursanız kendinizi bir an çok zengin hissedebiliyorsunuz. Gider gitmez fazla para bozdurmanızı önermem, zira cüzdanınızda hiç bir şey satın alamayacağınız bir sürü banknot ve bozukluk kalacaktır. Hatıra olarak para saklamayı ve hatta sevdiklerime vermeyi çok seviyorum ama Belgrad’dan kalanlar açıkçası biraz fazlaydı 

Prens Mihailo Heykeli önünde





Köprüden yürüyerek geçmenizi mutlaka öneririm, bir çok güzelliği daha net görebilirsiniz. İşte çektiğim bir kaç fotoğraf:


















Belgrad’da en çok hoşuma giden bir diğer yer de Nikola Tesla Müzesi’ydi. Bir kaç eksik olsa da, anlatıcı kadının ingilizcesi sırp aksanıyla boğulsa da hakkını vermişler demek gerekiyor. :)








Nikola Tesla'nın Külleri


Belgrad’da da toplu taşıma aracı kullanmadık, hemen her yere yürüyerek gittik diyebilirim. Şehrin en kalabalık ve cazip caddelerinden olan trafiğe kapalı Knezia Mihalia caddesinde dolaştık, alışveriş yaptık, yemek yedik, kahve içtik… Yaklaşık 1 km’lik cadde boyunca mimari ve tarihi yapılar, sevimli butikler, mağazalar, kitapçılar yer alıyor. Bir nevi İstiklal caddesi diyebiliriz, yol boyunca çok güzel müzik yapan sanatçılara da rastlamıştık ve gerçekten iyi vakit geçirmiştik.

Merkezde gezilebilecek çoğu yeri gezdik, beraber son durağımız olduğu için biraz yorgunluk vardı üzerimizde. Ben yine de oturmaktansa bazı yerleri tek başıma dolaştım. Ama merkezden uzaklaşmayı maalesef gerçekletiremedik, oysa gidilecek çok daha fazla yer vardı. Kısa sure içinde çok fazla şey yapmaya, çok fazla yer görmeye çalışınca bunlar kaçınılmaz yan etkiler oluyor elbette ki. Ne olursa olsun çok iyi vakit geçirdik, önünde sonunda iyi ki diyebiliyorsanız zaten başka söyleyecek bir şey kalmamıştır. :)
Belgrad’da da yine GOBI’de (www.gobistanbul.com) tanışmış olduğum arkadaşlarımdan Goran ile buluştum, burdan selam olsun. :)



Belgrad’daki son günümüzden sonra Balkanlar gezimin E. ile olan kısmı bitmiş oluyordu. E. Paris’e dönerken ben de ziyaret edeceğim son nokta olan Kosova’ya gitmek üzere yola çıkıyorum. Siyasi sıkıntılardan dolayı Sırbistan’dan Kosova’ya direkt olarak gitmek mümkün değil. Bu yüzden ben uçakla Üsküp’e gitmek üzere Nikola Tesla Havaalanı’na gittim. Bunun için taksi kullanıp fazla para harcamak yerine 250-300 dinara (~3€) A1 özel servisini kullanmak çok mantıklı, ben de öyle yaptım ve yarım saatte havaalanına vardım. 

Ucuza aldığım bir Jat Airways uçuşu ile Üsküp’e gideceğim fakat elbette uçakta rötar oluyor. Havaalanında geçirdiğim saatlerde yeni insanlarla tanışıp, iyi vakit geçirsem de, beni Üsküp’ten alacak arkadaşlarımı bekleteceğim için kötü hissediyorum. Sonunda uçak kalkıyor, yaklaşık 1 saatlik bir uçuşun ardından Üsküp’te , Kosova’lı arkadaşlarımla buluşuyorum ve beraber Priştine’ye gidiyoruz.


Kosova’da arkadaşlarım olmasa belki de hiç gitme gereği duymazdım. Fakat Kosova’ya kültürel bir gezinti, ya da bir tatil gözüyle değil de oradaki geçmiş-bugün farkını inceleme fırsatı gözüyle bakmak gerekiyor. Kosova ne olursa olsun ayakta kalmaya çalışan küçük bir ülke olarak savaş yıllarından bu yana fazlasıyla gelişme göstermiş.

Para birimi Euro olmasına rağmen elbette her şeyin çok ucuz olduğu bir ülke. Öğrendiğime göre devlet dairelerinde çalışan insanların maaşları da maalesef bu oranda düşükmüş. Yine de benim için euro olarak ödeme yapıldığından biraz şaşırtıcıydı. Güzel bir yerde çok lezzetli üstelik büyük porsiyonlu bir  yemek yiyorsunuz, içeceğinizi içiyorsunuz yine de 3 euro bile ödemiyorsunuz.


Priştine’de çok fazla vakit geçirmedik, geldiğim gecenin ertesi akşamı Fjolla ve Adelina ile Cakova’ya Abetare’nin yanına gittik. Gerçekten çok eğlenceli, kalabalık mekanların bulunduğu sevimli bir şehirdi burası. Birlikte güzel bir akşamın ardından yeni planımız Prizren’e müzik festivaline gitmekti.
Fjolla ile N’GOM FEST’de eğlenmek üzere Prizren’e gittik. Burası Priştine’den çok daha güzel bir şehir. Hemen herkes Türkçe biliyor. Şehrin ortasından Bistriça Nehri geçiyor, iç açıcı yeşilliği ve tepede kalesiyle gerçekten harika bir yer. Müzik festivali olduğu için şehir kalabalıklaşmış ve her taraf cıvıl cıvıl. Burada 2 gün geçiriyoruz ve gerçekten çok eğleniyoruz.

Bistriça Nehri, Prizren






Prizren’de Fjolla beni çok güzel bir kebapçıya götürdü, gerek yemekleriyle gerekse bahçesiyle... Ortadaki minik su havuzu ve ördekleriyle çok ferahlatıcı bir yerdi.







Prizren’de gerçekten çok güzel iki gün geçirdim. Hem Fjolla ile çok eğlendik, çok iyi vakit geçirdik hem hiç bilmediğim, bazıları amatör, çok başarılı müzik gruplarını dinleme fırsatı buldum hem de bu yeşil ve ferah şehrin tadını çıkardım.




Geçirdiğimiz harika vakit için Adelina’ya, Fjolla’ya, Fjolla'nın kardeşi Linda’ya ve Abetare’ye burdan selam olsun :)
Prizren’deki harika 2 günümüz için Fjolla’cığıma kucak dolusu öpücükler…




Yazımın sonuna gelmişken,  festivalde eşlik edebildiğim tek şarkı :





:)