
Andrew Bovell
Andrew Bovell 23 Kasım 1962 yılında Avustralya’da doğmuştur. Film ve televizyon programları için senaryolar yazmışsa da daha çok tiyatro oyunlarıyla tanınır. İngiltere’de ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde çok ses getirmiş eserleri bulunmaktadır. “Yağmur Durduğunda” (When the Rain Stops Falling) isimli oyunu ile 2008 Victorian ve 2008 Queensland Premier Edebiyat Ödüllerinin sahibi olmuştur. Bovell, tiyatro ile ilk tanışmasının Western Australia Universitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde okurken olduğunu söylüyor. Kısa bir oyun yazarak katıldığı yarışmayı kazanması üzerine ödül olarak katıldığı workshop belki de Andrew Bovell’u tanıma sebebimiz. Workshop’ta tanıştığı oyuncular ve yönetmenlerle konuştukça her şey yerine oturuyor ve Bovell kararını veriyor. 1980’lerin başında Victorian College of Arts’a kabul ediliyor ve bizler de çok başarılı eserlerin sahnelenişine şahit oluyoruz.
Bovell’ın “After Dinner”, “Holy Day”, “Who’s Afraid of Working Class” ve “Speaking of Tongues” gibi oyunları en bilinen oyunlarındandır. Bunların yanı sıra Head On (1998), Lantana (2001), Blessed (2009) ve Edge of Darkness (2010) filmlerinden bazılarıdır.
Yazarın ve Oyunun Tiyatro Tarihi İçindeki Konumu
Bovell’ın bu eserinde postmodern yazım tekniğinden etkiler görüyoruz. Özellikle zaman içinde yolculuğun, gidiş gelişlerin oyunun temelini oluşturması üstelik bunların kronolojik olmaması, kelimelerin kendi anlamlarından çıkıp başlı başına konu haline gelebilmeleri, birbirinden çok uzakta yaşayan iki ailenin hayatlarının kesişiminin işlenmesi bu düşüncemi destekler nitelikte. Sahneye konulmak istenilenler gerek oyun metninde gerekse sahneye konulmuş halinde abartıdan ve yapaylıktan uzak fakat bir yandan da ilgi çekici derecede farklı durumları içerir bir haldedir. Farklı zamanlarda gerçekleşen olayların, birbiri ardı sıra aktarımı sırasında düz geçişler yerine birbirini tamamlayan geçişler kullanılmıştır. Örneğin karakter bir evde yemek yemekteyse, bir süre sonra başka bir evde yemek yediğini gösterirken bir anlık dramatik değişiklik ile ortamın veya zamanın değiştiği anlatılmış olur. Bu geçişler insanı ürpertir derece güzel düşünülmüştür. Kronolojik olarak aktarılmayan ve dört kuşağı içine alan bu hikaye bana “21 Grams” isimli Alejandro González Iñárritu filmini anımsatıyor. Her ne kadar oyunda 1959’dan 2039’a kadar yaşamış, birbiriyle ilişkili kuşaklardan bahsedilse de, onların hayatını farklı şekillerde işleyerek bir yerden sonra kesişim noktalarını bize sunduğu göz önüne alındığında bu benzerliği daha iyi anlıyoruz. ( 21 Grams’da aynı zaman diliminde yaşayan kişilerin etkileşimi işlenmiştir.)
Oyunda işlenen konunun gerçek, gerçekten esinlenmiş veya tamamen hayal ürünü olup olmadığını bilemiyoruz. Nitekim en son lanetin bittiğini bize düşündürecek olan 2039 yılında gerçekleşecek olaydaki Gabriel’in oğlunun adı Andrew, yani yazarın ismi… Bu anlamda yazarın bunu biraz da bilerek yaptığını düşünmemek elde değil. Oyunda hemen her replikten alınabilecek çok şey var. Aile bağlarını, fedakarlıkları, doğaya yaptıklarımızı bir kenara bırakırsak oyunda zamanın yönetimine, kapitalizme karşı çok ince göndermeler olduğunu görüyoruz. Özellikle Diderot’a hediye edilen kırmızı sabahlıktan bahsedilmesi etkileyici ve düşündürücüydü. Artık yepyeni bir sabahlığı varken etrafındaki her şeyin ona eski görünmesi… Devamlı bir alma isteği, devamlı yenileme, değiştirme, sahip olma… Son sahnede Andrew’un da babasına kırmızı bir sabahlık alması ve aynı konuşmanın tekrar geçmesi güzeldi… Yazar bu ve benzer geçişleri zaten her yerde kullanmış. Misal Gabrielle gençliğinde “Ah şu ebeveynler…” diye eleştirip küfürler savururken, yaşlandığında aynı cümleyi “Ah şu çocuklar…” ile başlayarak kuruyor. Böyle ufak noktalar yazarın üslubunu biraz daha derinden anlamamızı sağlıyor. Ayrıca oyunda mitolojik öğelere de yer veriliyor ve hatta oyun böyle bir teşbihle ilerliyor denilebilir.(Satürn)
Oyunda çokça duyduğumuz “Gabriel” ve “Gabrielle” isimleri kutsal kitaplara dolayısıyla dine yapılan bir göndermenin de işareti.
Olaylardan çok durumlar üzerinden gidilerek, iletiyi aktarabilmek adına geçmişten ve hatta gelecekten parçaların birleştirilmesi, isimlerin kendi anlam ve bağlamlarından koparılarak başlı başına oyunun temel malzemesi olarak seçilmesi, tüketim kültürü, eleştirel göndermeler, nostaljik yaklaşım gibi özellikler Bovell’ı postmodernist bir yazar olarak konumlayabileceğimize işaret ediyor.
Metnin Yazıldığı Dönemle İlişkisi
“Yağmur Durduğunda” 2008 yılında yazılmış, tabiri yerindeyse tazecik bir oyun. Yazılan her şeyin döneminde izler taşıdığının da güncel bir kanıtı. Oyunda gittikçe yitirdiğimiz değerlerimizden, gittikçe normal karşıladığımız anormalliklerden, yaşadıklarımızdan, ağladıklarımızdan, güldüklerimizden bahsediliyor. Tüm bunlar 60’lardan bu güne değişir gibi görünen bir sistem içinde olup bitiyor. Kapitalizme, din baskısına yapılan eleştiriler bizi etrafımıza bakmaya zorlar nitelikte. O yeni sabahlığı istiyor muyuz? O olmadan yaşayamaz mıyız? Yaşamamalı mıyız? Özünde kendimize sormamız gereken bir çok soruyu oyunda bize sorulmuşçasına düşünüyoruz. Üzerinden günler geçtikçe daha çok yanıt bulup, daha çok hüzünlenmek mümkün. Andrew Bovell bir röpörtajında söyledikleriyle bizi aydınlatmaktan çok sorguya itiyor. Son sahnede Gabriel’in oğlu için ne yemek pişireceğini bilmemesi ve bir anda önüne gökten bir balık düşmesi acaba neyin sebebi veya sonucuydu? Üstelik büyükbabası Henry Law’un gökten bir balık düştüğü günün dünyanın sonu olacağını söylediğini biliyorsak… İşte burada Bovell soruyor, gökten bir balığın düşmesi dünyanın bize bir armağanı mıydı yoksa doğanın bize arkasını döneceğinin ve dünyanın sonunun geleceğinin bir göstergesi mi? 2008 yılında yazılmış bu oyunda elbette ki yazıldığı yerin kültürü, ekonomisi, dini geçmişi ve benzeri konuların etkisi büyüktür. Fakat günümüzde artık herkesin her şeyden etkilendiğini göz önünde bulundurursak, her şeyin, her an, her yerde, herkesin başına gelebildiğini hatırlarsak aslında yapılan göndermelerin, altı çizilen yerlerin de herkesi etkileyen, etkilemesi gereken önemli noktalar olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla, yazıldığı dönemin izlerini elbette görüyoruz. Elbette etkilerini de görüyoruz çünkü anlatılanlar bir dönem yeni bir buluşun patlamasıyla gelişenler gibi şeyler değil. Kapitalizm artık dünyanın hemen her yerinde yüz yıllardır kurumsallaşmış bir ekonomik sistem. Getirdikleri ve götürdükleriyle, her an gözlemlenebilecek durumları barındırıyor. Keza din konusu da böyle bir karmaşıklık fakat alışılmışlık ile karşımıza çıkıyor. Oyunda işlenen sapkınlıkların yazarın hayatının her hangi bir parçasına ait olup olmadığına dair – maalesef – bilgi yok. En son çocuğun adının Andrew olması –belki de- böyle bir fikre kapılmamız için düşünülmüş bir ayrıntı…

Metnin Hikâye Akışı ve Verilmek İstenen Ana Düşünce
Oyunda birbirinden çok uzakta yaşayan iki ailenin farkında bile olmadan birbirini etkilemesi ve bununla gelişen olaylar ince bir dokundurma ve öğreticilik ile, hüzünle harmanlanarak sorgulanır. Oyunda “Gabriel” ve “Gabrielle” isimli bir kadın ve erkek vardır. Her ikisi de aynı isme sahip, her ikisinin de ismi İncil’den alınmış, çok uzak yerlerde yaşayan fakat yolları kesişen iki insan… Gabrielle’in, Gabriel ile aynı zamanda doğmuş ve 8 yaşında tecavüz edilerek öldürülmüş bir erkek kardeşi vardır. Sona doğru bu çocuğu öldürenin Gabriel’in babası Henry Law olduğu ortaya çıkacaktır. Gabriel yıllar sonra babasının izini sürerek Avusturalya’ya gider ve burada Gabrielle’le tanışır. Gabriel babasını bulamaz fakat oyunda söylendiği üzere ölmeden son öğreneceği şey babasının Gabrielle’in kardeşine tecavüz ettiği ve onu öldürdüğü olmuştur. Birlikte bir gelecek kurmak adına yola çıkan Gabrielle ve Gabriel bir trafik kazası geçirirler. Bu kazada Gabriel ölür, Gabrielle ise ağır yaralı iken yoldan geçen biri tarafından kurtarılır. Gabrielle bu sırada hamiledir ve onu kurtaran Joe Ryan ile evlenir. Doğan çocuğun adı da Gabriel’dir ve o da tıpkı ataları gibi bir “Satürn”dür (Çocuklarını yediğine inanılan eski Yunan Tanrısı) ve çocuklarını - bir nevi -yememek üzere onlardan uzaklaşmıştır. Bu son Gabriel’e kadar babasıyla yüzleşebilen bir evlat olmamıştır fakat bu dördüncü kuşakta Gabriel’in oğlu Andrew babasının evine yemek yemeye gelir. O gün, 2039 yılının o sona doğru yaklaşan gününde gökyüzünden bir balık düşmüştür. Yıllardır denizden çıkan bir balık yemeyen ikilinin öğle yemeği olacaktır denizden çıkıp gökyüzünden karaya vuran balık… O gün bu baba oğul yüzleşmiştir ve yine o gün sonunda, bitmek bilmeyen yağmur artık dinmiştir…
Yazarın bize iletmek istediği ana fikir:
Doğa ile eş zamanlı olarak insan doğasının da bozulduğu, isimler aynılaşırken olayların farklılaştığı, yapılan her şeyin ucunun aslında herkese dokunduğu dünyamızda, değer vermenin, aile bağlarının önemini benimsemek, inandıklarımız doğrultusunda gerekenleri değiştirmek elimizdedir.

Günümüzde Bu Oyunun Sahnelenmesini Önemli Kılan Etmenler
Oyunda dört kuşağın yaşadıklarının, birbirine etkilerinin ve tüm kesişimlerinin anlatıldığı düşünülürse, 1959’dan 2039’a kadar olan tüm olayların ne kadar bağlı ve ne kadar olağan olduğu fikrine kapılmamak imkansız. Bahsedilenler her zaman görebileceğimiz, konuşmalar her daim duyduğumuz, anlatılmak istenen her türlü yorumlamada kendimize katmak isteyeceğimiz şeyler. Bu oyun ile sadece cinsel sapkınlıkları olan bir adamın -oyunda bahsi geçen- kendi evlatlarını yiyen Yunan Tanrısı Satürn gibi oğlunu yememek üzere kaçışı ve bunun üzerine yaptıkları ile gelişen, birbirine bağlanan olayları anlamıyoruz. Her karakterin, çeşitli durumlar karşısında verdiği tepkiler, kapitalizme ve tüketim çokluğuna atılan laflar bize çok daha büyük bir ufkun kapılarını açıyor. Aklın, iradenin fakat bunların yanı sıra duygularımızın kararlarımızda ne kadar önemli olduğu ve kendimizle yüzleşmenin zorluğu ile gereği anlatılıyor. Oyunu somut veya soyut bakış açılarıyla görerek yorumlamak onun değerini hiç ama hiç düşürmüyor; aksine bu oyundan çıkarılacak o kadar çok şey var ki… İnsanın acizliğini fakat çoğu zaman bunu değiştirebilenin de yine insanın kendisi olduğunu görebiliyoruz bu oyunda. Belki hiç değişmediğimizi, belki değiştikçe ebeveynlerimize benzediğimizi, özlediklerimizi veya özleyeceklerimizi görüyoruz. Bu kusursuz senaryonun gerçekten büyük bir deha işi olduğunu ve oyunun da uzun yıllar oynanabilecek bir oyun olduğunu düşünüyorum. Üstelik oyunun dehasının yıllar sonra belki 2030’lu yıllarda oynandığında “işte yıllar önce yazılanlar, yine oluyor” dedirteceğini düşünüyorum. Bunu düşünme sebebim aslında hep olmuş olmaları…

Sahneleyen Topluluğun Yorumu / Dramaturjisi
Oyunun İngiltere’de oynanmış halinin sahne düzeni ve işleyişini incelediğimizde, hemen her şeyin DT sahnesinde de aynı olduğunu görüyoruz. Ufak sayılabilecek hatalar bir kenara bırakılırsa, yapılan vurgular çok yerinde ve çok anlaşılırdı. Göndermeler çok ince bir şekilde aktarılıyordu, açıkçası “şık”tı. Oyunda tek bir odak yoktu aksine her sahnede büyük bir odak noktası etrafına serpilmiş odaklar vardı. Bu oyundan tek bir şey almış olmak imkansız, adeta donanımlı bir hale geliyorsunuz. Hikayenin çarpıcılığı ile sarsılırken, soğuk sayesinde ayılmış gibi daha bir iyi anlıyorsunuz sanki iletilmek istenenleri… Dolayısıyla dramaturjinin oyunda iletilmek istenenle örtüştüğünü söyleyebiliriz.
Geliştirilen Yorumun Sahne Tasarımına Yansıması: Dekor, Kostüm, Ses, Işık Tasarımı
Dekor, yıllar arasındaki geçişi etkilemeyecek kadar sade ve kullanışlıydı. Ortada büyük bir yemek masası ve sandalyeler, arkada yanlarda tüller ve tüllerin arkasında bir tarafta mutfak diğer tarafta vestiyer… Tüllerin arkasında oldukları için sadece istenildiğinde ışıklandırılan bu bölgeler normalde görünmüyordu, aslında evin bölümleri gibi düşünürsek de düzgün bir yerleşim olmuş. Masanın tam arkasında ise daha geride yine bir perde var, buraya çeşitli görüntüler yansıtılıyor. Oyun başlarken “Böyle başlayalım…” yazısı geliyor, sonrasında bir çok etkiyi oraya yansıtarak anlatıyorlar. İşin güzel yanı gerçekten de yansıtabilmiş olmaları, “bu ne şimdi” dedirtmiyor, çok uygun bir şekilde yerini alıyor oyunda. Oyunun bitiş sahnesinde de yine aynı perdede “Böyle bitirelim…” yazısı görünüyor… Dekor sade fakat güzel düşünülmüş, işin aslı yurt dışındaki gösterimlerde de bu dekor kullanılmış. Dekor gerek her döneme uygunluğu gerekse teknolojik öğelerin kullanımını kolaylaştırması açısından perdelerden yararlanılarak şekillendirilmiş.
Oyunun nefis yanlarından biri de müzikleriydi. Özellikle hemen her sahnede kulağımızı okşayan Bob Dylan – The Man in Me hep hatırlanıyor. Bu şarkının seçilme sebebi ( uyumlu melodi dışında) – belki de -sözlerinin uygunluğuydu. (İçindeki adamı bulmak, neyin yakınında olduğunu bilmenin ne kadar güzel bi his olduğu…vsr.)
Bunlar dışında imkansızı gerçek yapan, çölde kar yağdıran kar makinesi oyunun en yüksek performanslı sahnelerinden biri olan sahneyi daha bir etkileyici kıldı. Sondan bir önceki sahne olan bu sahnede, Henry Law’un tiradı, yani Okday Korunan’ın başarılı performansı çok etkileyiciydi. İşte o sahne, çocuklarını yiyen Yunan Tanrısı Satürn’ün anlatıldığı sahne, tüm bu olanlara “lanet” dediğimiz, Law’dan iğrendiğimiz fakat içten içe olanlara üzüldüğümüz, derinden üzüldüğümüz andı.

Kostümlere gelecek olursak, 1959’dan 2039’a yayılan bir dönemi kapsayan oyunda da senelere göre uygun kostümler seçilmiş, farklılıklar göz önünde bulundurulmuştu. En azından 2013’e kadar olan kısmının gerçeği yansıttığını söylemek mümkün. :)
Neden gitmeli?
Metin o kadar başarılı ki eğer güzelce takip ederseniz oyun sonunda bi süre afallayıp kalıyorsunuz. Yine Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Yanık” isimli bir oyun var. Genel hatlarıyla, çarpıcı oluşuyla, takibinin zorluğuyla birbirlerine benziyorlar. Her iki oyun da sabır gerektiriyor fakat sonunda –her ne kadar mutlu bitmiyorlarsa da- alınan keyif için doğrusu değiyor.
Doğru olduğuna dair bir gerekçe olmamasına rağmen, oyunda kullanılan “Gabriel” ismi, birkaç nesilde kullanılması da göz önüne alınırsa Bovell’ın Gabriel García Márquez’in önemli eseri Yüzyıllık Yalnızlık’a selam ettiği fikrini akıllara getiriyor. Düşünülmüş ya da düşünülmemiş olması böyle bir fark ediş (ya da zannediş)ten alınan hazza dokunmuyor.
Rüçhan Çalışkur’u, Levent Güner’i, Ali İpin’i, Okday Korunan’ı izlemek çok keyifliydi. Maalesef çoğu kez hem kulak hem de göz tırmalayan(!) Eray Cezayirli ( ilk Gabriel) oyunun kötü yanlarındandı, hatta belki de en kötüsüydü. Belki yeni bir oyuncu olduğundan belki de rolü benimseyemediğinden yer yer çok yapmacık bir oyunculuk seyrettik. Yine de oyunun bütününe güzel deyişimizi değiştirmedi ama farklı biri olabilirdi diye düşünüyorum.
Oyunu izlemeye gidenler muhtemelen birinci perde sonunu getiremeden sıkılmaya başlayacaklar. Fakat dikkatli bir şekilde seyredilmeyen ilk perde olmazsa, ikinci perdeden keyif almak imkansız. Metin o kadar büyük bir ustalıkla yazılmış ki, oyunu takip etmek de çoğu zaman zor geliyor. Fakat ilk yarıda sabrederseniz oyunun sonunda, hikayenin çarpıcılığıyla sarsılmış bir halde -yine de keyifli -düşüncelere dalacaksınız. Mutlaka görülmeli ve hatta mümkünse texti okunmalı!
Oyunda dört kuşağın yaşadıklarının, birbirine etkilerinin ve tüm kesişimlerinin anlatıldığı düşünülürse, 1959’dan 2039’a kadar olan tüm olayların ne kadar bağlı ve ne kadar olağan olduğu fikrine kapılmamak imkansız. Bahsedilenler her zaman görebileceğimiz, konuşmalar her daim duyduğumuz, anlatılmak istenen her türlü yorumlamada kendimize katmak isteyeceğimiz şeyler. Bu oyun ile sadece cinsel sapkınlıkları olan bir adamın -oyunda bahsi geçen- kendi evlatlarını yiyen Yunan Tanrısı Satürn gibi oğlunu yememek üzere kaçışı ve bunun üzerine yaptıkları ile gelişen, birbirine bağlanan olayları anlamıyoruz. Her karakterin, çeşitli durumlar karşısında verdiği tepkiler, kapitalizme ve tüketim çokluğuna atılan laflar bize çok daha büyük bir ufkun kapılarını açıyor. Aklın, iradenin fakat bunların yanı sıra duygularımızın kararlarımızda ne kadar önemli olduğu ve kendimizle yüzleşmenin zorluğu ile gereği anlatılıyor. Oyunu somut veya soyut bakış açılarıyla görerek yorumlamak onun değerini hiç ama hiç düşürmüyor; aksine bu oyundan çıkarılacak o kadar çok şey var ki… İnsanın acizliğini fakat çoğu zaman bunu değiştirebilenin de yine insanın kendisi olduğunu görebiliyoruz bu oyunda. Belki hiç değişmediğimizi, belki değiştikçe ebeveynlerimize benzediğimizi, özlediklerimizi veya özleyeceklerimizi görüyoruz. Bu kusursuz senaryonun gerçekten büyük bir deha işi olduğunu ve oyunun da uzun yıllar oynanabilecek bir oyun olduğunu düşünüyorum. Üstelik oyunun dehasının yıllar sonra belki 2030’lu yıllarda oynandığında “işte yıllar önce yazılanlar, yine oluyor” dedirteceğini düşünüyorum. Bunu düşünme sebebim aslında hep olmuş olmaları…

Sahneleyen Topluluğun Yorumu / Dramaturjisi
Oyunun İngiltere’de oynanmış halinin sahne düzeni ve işleyişini incelediğimizde, hemen her şeyin DT sahnesinde de aynı olduğunu görüyoruz. Ufak sayılabilecek hatalar bir kenara bırakılırsa, yapılan vurgular çok yerinde ve çok anlaşılırdı. Göndermeler çok ince bir şekilde aktarılıyordu, açıkçası “şık”tı. Oyunda tek bir odak yoktu aksine her sahnede büyük bir odak noktası etrafına serpilmiş odaklar vardı. Bu oyundan tek bir şey almış olmak imkansız, adeta donanımlı bir hale geliyorsunuz. Hikayenin çarpıcılığı ile sarsılırken, soğuk sayesinde ayılmış gibi daha bir iyi anlıyorsunuz sanki iletilmek istenenleri… Dolayısıyla dramaturjinin oyunda iletilmek istenenle örtüştüğünü söyleyebiliriz.
Geliştirilen Yorumun Sahne Tasarımına Yansıması: Dekor, Kostüm, Ses, Işık Tasarımı
Dekor, yıllar arasındaki geçişi etkilemeyecek kadar sade ve kullanışlıydı. Ortada büyük bir yemek masası ve sandalyeler, arkada yanlarda tüller ve tüllerin arkasında bir tarafta mutfak diğer tarafta vestiyer… Tüllerin arkasında oldukları için sadece istenildiğinde ışıklandırılan bu bölgeler normalde görünmüyordu, aslında evin bölümleri gibi düşünürsek de düzgün bir yerleşim olmuş. Masanın tam arkasında ise daha geride yine bir perde var, buraya çeşitli görüntüler yansıtılıyor. Oyun başlarken “Böyle başlayalım…” yazısı geliyor, sonrasında bir çok etkiyi oraya yansıtarak anlatıyorlar. İşin güzel yanı gerçekten de yansıtabilmiş olmaları, “bu ne şimdi” dedirtmiyor, çok uygun bir şekilde yerini alıyor oyunda. Oyunun bitiş sahnesinde de yine aynı perdede “Böyle bitirelim…” yazısı görünüyor… Dekor sade fakat güzel düşünülmüş, işin aslı yurt dışındaki gösterimlerde de bu dekor kullanılmış. Dekor gerek her döneme uygunluğu gerekse teknolojik öğelerin kullanımını kolaylaştırması açısından perdelerden yararlanılarak şekillendirilmiş.
Oyunun nefis yanlarından biri de müzikleriydi. Özellikle hemen her sahnede kulağımızı okşayan Bob Dylan – The Man in Me hep hatırlanıyor. Bu şarkının seçilme sebebi ( uyumlu melodi dışında) – belki de -sözlerinin uygunluğuydu. (İçindeki adamı bulmak, neyin yakınında olduğunu bilmenin ne kadar güzel bi his olduğu…vsr.)
Bunlar dışında imkansızı gerçek yapan, çölde kar yağdıran kar makinesi oyunun en yüksek performanslı sahnelerinden biri olan sahneyi daha bir etkileyici kıldı. Sondan bir önceki sahne olan bu sahnede, Henry Law’un tiradı, yani Okday Korunan’ın başarılı performansı çok etkileyiciydi. İşte o sahne, çocuklarını yiyen Yunan Tanrısı Satürn’ün anlatıldığı sahne, tüm bu olanlara “lanet” dediğimiz, Law’dan iğrendiğimiz fakat içten içe olanlara üzüldüğümüz, derinden üzüldüğümüz andı.

Kostümlere gelecek olursak, 1959’dan 2039’a yayılan bir dönemi kapsayan oyunda da senelere göre uygun kostümler seçilmiş, farklılıklar göz önünde bulundurulmuştu. En azından 2013’e kadar olan kısmının gerçeği yansıttığını söylemek mümkün. :)
Neden gitmeli?
Metin o kadar başarılı ki eğer güzelce takip ederseniz oyun sonunda bi süre afallayıp kalıyorsunuz. Yine Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Yanık” isimli bir oyun var. Genel hatlarıyla, çarpıcı oluşuyla, takibinin zorluğuyla birbirlerine benziyorlar. Her iki oyun da sabır gerektiriyor fakat sonunda –her ne kadar mutlu bitmiyorlarsa da- alınan keyif için doğrusu değiyor.
Doğru olduğuna dair bir gerekçe olmamasına rağmen, oyunda kullanılan “Gabriel” ismi, birkaç nesilde kullanılması da göz önüne alınırsa Bovell’ın Gabriel García Márquez’in önemli eseri Yüzyıllık Yalnızlık’a selam ettiği fikrini akıllara getiriyor. Düşünülmüş ya da düşünülmemiş olması böyle bir fark ediş (ya da zannediş)ten alınan hazza dokunmuyor.
Rüçhan Çalışkur’u, Levent Güner’i, Ali İpin’i, Okday Korunan’ı izlemek çok keyifliydi. Maalesef çoğu kez hem kulak hem de göz tırmalayan(!) Eray Cezayirli ( ilk Gabriel) oyunun kötü yanlarındandı, hatta belki de en kötüsüydü. Belki yeni bir oyuncu olduğundan belki de rolü benimseyemediğinden yer yer çok yapmacık bir oyunculuk seyrettik. Yine de oyunun bütününe güzel deyişimizi değiştirmedi ama farklı biri olabilirdi diye düşünüyorum.
Oyunu izlemeye gidenler muhtemelen birinci perde sonunu getiremeden sıkılmaya başlayacaklar. Fakat dikkatli bir şekilde seyredilmeyen ilk perde olmazsa, ikinci perdeden keyif almak imkansız. Metin o kadar büyük bir ustalıkla yazılmış ki, oyunu takip etmek de çoğu zaman zor geliyor. Fakat ilk yarıda sabrederseniz oyunun sonunda, hikayenin çarpıcılığıyla sarsılmış bir halde -yine de keyifli -düşüncelere dalacaksınız. Mutlaka görülmeli ve hatta mümkünse texti okunmalı!