Kısacık
saçlı hırvat bir polis hanım bir bana bakıyor bir pasaportuma. Bende de bir
heyecan bir heyecan sanki ne olacaksa... Neticede Hırvatistan'a girişim
gerçekleşmiş oluyor ve hava alanı çıkışına doğru yürüyorum. İçim desen böyle
kıpır kıpır, hava desen böyle serin serin, etraf yemyeşil. Tabi yaa, canım
dostumla balkan planımızdı bu bizim. :) O Paris'ten, ben İstanbul'dan atlayıp
geliyoruz Zagreb'e, uzun sürecek bir yolculuğun ilk adımını atmak adına.
Peki
nasıl geliniyor İstanbul'dan, kısaca bahsedelim. Türk Hava Yolları'nın hemen
her gün Zagreb'e 2 saat süren direk seferleri var. Aldığınız zamana göre
değişebilmekle beraber bir 300-400 lirayı gözden çıkarmanız gerekiyor.
Hırvatistan'a vize de yok şimdilik o yüzden giriş çıkışlar da çok rahat fakat 2013
sonrası ülke -çok yüksek ihtimalle- Avrupa Birliği üyesi olacağından vizeli
geçişler başlayacak.
Zagreb'e
geldikten sonra her şey fazlasıyla kolay.. Havaalanından 30 kunaya (4 euro
civarı) otogara gidebiliyorsunuz, oradan da tramvaylarla şehir merkezine gitmek
çok kolay. Elinize haritanızı aldıktan sonra şehri çok çabuk öğreniyorsunuz.
Ben
de elimde bavulumla yarım saat içinde hostelimi buldum ve sevgili E. ile
sonunda buluştum. Sıkı bir kucaklaşmanın ardından hostelimizi incelemeye
koyulduk. :)
Hostelin adı "Hobo Bear Hostel" , oldukça merkezi bir yerde, ufak tefek şirin bir yer. Bizim de odamız 2 kişilik özel oda olmasına rağmen fazlasıyla küçüktü ve ranzalıydı. Fakat yine de çok sevimliydi diyebilirim. Ayrıca hostelin mutfağında işinize yarayabilecek her şey var; buzdolabı, mikrodalga fırın ve her türlü tabak çanak mevcut. Hostelin ortak kullanım alanı olan büyük salon da fazlasıyla güzel bir ortam. Burda hem televizyon hem de internete girebilmeniz için 2 adet bilgisayar var. Hostel sahibi ve çalışanları çok güler yüzlü ve yardım sever. Hostele 20 küsür euro para ödemiştik ve memnun da ayrıldık.
Sonrasında
şehri gezmeye devam ediyoruz, şansımıza Zagreb'deki 2 günümüz de pek yağmurlu
ve ıslak geçiyor. Şemsiyelerimizi alıyoruz ve atıyoruz kendimizi Dolac
Pazarı'na... Burada hem hediyelik eşyalar, el emeği göz nuru nakışlar, masa örtüleri,
ayakkabılar hem de pek taze sebze ve meyveler mevcut... Çok çok sempatik bir
ortam olduğunu ancak gezerken anlayabilirsiniz, herkeste evdeki anne baba
havası var. Sanki hazırlamışlar her şeyi sarıp getirmişler gibi, ki galiba
gerçekten de öyle.
Burada
çok sevimli fakat uyanık bir teyze tarafından rehin alınıyoruz. Tıpkı bir Türk
pazarındaymışızcasına tutuluyoruz tezgahın önünde... Neler getirmiyor önümüze
neler, annenize anneannenize, şuna buna .. alın da alın... Tabi bizden uyanık
olacak hali yok ya, E. hemen "lets take a photo" diyor ve işte
sonuç bu fotoğraf, bir şey almadan ayrılıyoruz da böylece elbette.
Zagreb'te
nereler görülmeli sorusuna gelince, bana kalırsa bir kere tüm turistik yerleri
görmek gerek. Bunları da haritanızda ya da hostelinizden veya turist
information ofislerinden alacağınız minik kitapçıklarda bulacaksınız; Zagreb
Katedrali, St. Mark Kilisesi, çeşitli heykeller, müzeler, milli tiyatroları
bunların sadece bir kısmı. Ayrıca bizzat gördüğüm Jarun Gölü'nün de kesinlikle
görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir etkinlik ya da bir hareket yok
fakat müthiş bir doğal güzellik var. Oturup kafa dinlemek için , harika
manzaranın tadına varmak için nefis bir yer tabii bizim gibi yağmura yakalanıp
kaçmak sorunda kalmazsanız. :)
Yorucu
uzun bir günün ardından kahvelerimizi alıp şehirde dolaşmaya başlıyoruz.
Kahvelerin her birine sadece 6 kuna ödedik, yani 1 euro bile değil. Ayrıca her
yerde kahvaltılık ve atıştırmalık alabileceğiniz böyle ucuz yerler var. Bu
yüzden Zagreb'te hiç aç kalmadık, daha doğrusu bir şey yemeden duramadık
denilebilir :)
Bu
koskoca 2 günde GOBI (www.gobistanbul.com) isimli organizasyonumuz
sayesinde tanışmış olduğum Hırvat arkadaşlarımla da buluşup iyi vakit geçirdik.
Hiç bir şey bilmediğiniz bir şehirde öylece gezmek her ne kadar cezbedici olsa
da , oranın yerlilerinden öğrendikleriniz bambaşka oluyor.
Mesela sevgili Josip'ten , katedralin bir kulesinin devamlı tadilatta olduğunu öğrendik. Malzemesinden dolayı kule devamlı eriyormuş ve dolayısıyla bir kule tamir edilince diğeri bozulduğundan tadilat süreci hiç bitmiyormuş.
Mesela sevgili Josip'ten , katedralin bir kulesinin devamlı tadilatta olduğunu öğrendik. Malzemesinden dolayı kule devamlı eriyormuş ve dolayısıyla bir kule tamir edilince diğeri bozulduğundan tadilat süreci hiç bitmiyormuş.
Ayrıca bir dipnot olarak Zagreb'deki tramvaylar
da Hırvatların kendi üretimiymiş,bunu da elbette Josip'ten öğrendik.
:)
İşte geçirdiğimiz harika vaktin
göstergesi olarak bir kaç fotoğraf.. Josip, Matea ve Mateja'ya bizden kucak
dolusu sevgilerle...
Son olarak bize kendi yaptığı sevimli magnetlerden
veren dilsiz amcaya selam olsun, o gülüşü unutmak imkansız!
Zagreb'ten
sonraki planımız Dubrovnik. Autobusni Kolodvor (otogar) ' a gidiyoruz ve
biletlerimizi Samoborcek isimli bir firmadan alıyoruz. Her bir bilete 30 euro civarında
bir para ödüyoruz. 10-11 saatlik fazlasıyla rahatsızlık verici bir otobüs
yolculuğunun ardından masmavi bir gökyüzü ile buluşmuş harika bir şehre
uyanıyoruz. Pırıl pırıl adriyatik denizine ayak uzatacak yakınlıkta olmak tarif
edilemeyecek kadar nefis bir duygu!
Dubrovnik'te
2 gece konaklayacağız. Burası turistik bir yer olduğundan gayet pahalı.
Hostelimizi çok önceden ayarladığımız için sorunsuz bir şekilde odamıza
ulaşıyoruz. Her bir gece için 35 euro civarı bir para ödüyoruz fakat şehri dikkate
alırsak fiyatına göre gayet güzel bir odada kaldığımızı söyleyebilirim.
Kaldığımız yerin adı "Rooms Vicelic". Bir aile tarafından işletilen
3-4 odalı küçük bir yer. Old town'ın içinde olması onu bu kadar pahalı kılan
nedenlerden biri elbette ki...
Dubrovnik'e
geldiğimiz ilk andan başlarsak, yanımıza "merhabaaaaa" diyerek gelen
o teyzeyi unutmak mümkün değil. 5 dakikada bize şehrin özetini geçti ve
gerçekten çok faydalı bilgiler verdi. Teşekkürlerimizi sunduktan sonra ondan
aldığımız bilgiye dayanarak 1A ya da 1B 'yi beklemek üzere otobüs durağına
geçtik. Old town'da indikten sonra hostelimizi çok kolay bir şekilde bulduk.
Odamız pırıl pırıldı ve mis gibi kokuyordu. Günü şehirde dolaşarak, turistik
yerleri ziyaret ederek geçirdik, hatta kendimize bir meyve bahçesi bularak bol
bol erik yedik :) Dubrovnik'in iyi yanlarından biri de buydu, kesinlikle
unutmayacağım. Etnografya'nın hemen altı :)
Dubrovnik koskocaman bir şehir ve yapılacak çok şey elbette vardır fakat biz geçirdiğimiz 3 günde old town ‘dan pek ayrılmadık ve vaktimizi o çevrede daha çok adalarda geçirdik. Vaktiniz çok fazla değilse sizin de böyle yapmanızı öneririm. Turistik yerler zaten old town’ın içinde yer aldığından bir gün içinde bitirebilirsiniz. Şehrin duvarlarını da yürüdükten sonra size önerim ilk önce çok popüler olan Lokrum adasına değil Cavtat adasına gitmenizdir. Burayı şehirden ayrılacağımız gün keşfetmemiz bizi gerçekten üzmüştü. Hatta bir daha Dubrovnik’e gitme fırsatı bulursam 3-4 gün Cavtat’ta kalıp o harika adanın ve nefis plajlarının tadını çıkarırım diyebilirim. Tam bir kafa dinleme yeri, kıyıda harika kafeler ve restorantlar var. Hem çok sevimli hem de Dubrovnik’e kıyasla gayet ucuz.
Maalesef biz bu harika adada sadece 3-4 saat
geçirebildik. Sonrasında bizi otobüse yetiştirmek için son hız giden abimize de
teşekkürü bir borç biliriz :)
Lokrum
adası da eğer bu kadar abartılmasaydı çok çok beğeneceğimiz bir yer olurdu
fakat beklentimiz fazla yüksek olduğundan olsa gerek biraz şaşırdık. Yine de
orada iyi vakit geçirdik elbette ki. Adaya ilk geldiğimiz an nerede yüzebiliriz
diye sormadan kafamıza göre yürüyorduk ki gittiğimiz yönden dönen 2 çocuk bize
bakarak güldü. Ne oluyor acaba diye düşünürken nüdist plaja doğru
ilerlediğimizi farkettik. Bir de baktık ki bikini, havlu ve fotoğraf makinası
yasak! Kahkahalar içinde yönümüzü değiştirdik, hemen alt taraftaki taşların
üzerine eşyalarımızı bıraktık. Taşlar adeta adanın şezlongları gibi Lokrum’da.
Tek sıkıntı ne zaman aklıma getirsem beni bulan yengeçler, tabi zararsızlar ama
benim gibi korkaksanız bu pek de önemli olmuyor :)
Adada
bir de her yerde karşınıza çıkan tavus kuşları var. İlk başta ağlayan kedi
sesine benzetmeniz muhtemel ama aslında her yerde asil güzellikleriyle dolaşan
tavus kuşları bunlar. Her yerde karşınıza çıkabiliyorlar bu yüzden tetikte olun :)
![]() |
| Ada'nın bir başka meşhur güzelliği ; Ölü Deniz |
Gerek
Lokrum’a gerekse Cavtat’a ve diğer adalara gitmek için old town’ın içindeki
limana gitmeniz yeterli. Biletler de gidiş dönüş şeklinde satılıyor,
hatırladığım kadarıyla Cavtat için 80 kuna, lokrum içinse 50 kuna ödemiştik.
Ayrıca geç öğrendiğimiz için yapamadığımız bir başka şey de minik bir adalar
turuydu. Her adada biraz vakit geçirerek
ve yemeklerinizi teknede hep beraber yiyerek geçirilen bu tur bize çok
eğlenceli gelmişti fakat maalesef vaktimiz yoktu. Bu yüzden karar vermeden once
bütün stantları bir dinleyin derim.
Dubrovnik’e geri dönecek olursak, old
town’da restoranlar çok pahalı olduğu için ilk günümüzü abur cuburla
geçirmiştik fakat sonraki gün güzel bir restorana gitmek istedik. Old town’dan
çıktık ve yaklaşık 100 metre ilerideki Sesamé isimli restorana gittik. Burada
güzel bir şarap eşliğinde yemeğimizi yedik. Fiyatı tam olarak hatırlayamasam
da, old town’daki fiyatların güzel bir yemek için yaklaşık 30 € olduğunu
söyleyebilirim. Dışarıda biz daha güzel bir yemeği biraz daha ucuz bir fiyata
yedik.
Dubrovnik
yazın tatile gitmek için çok ideal bir yer. Türkiye içinde harcayacağınız
paradan biraz daha fazla harcayarak bu harika deneyimi yaşamak yapılacak
mantıklı şeylerden biri…
Biz
Dubrovnik’i çok beğendik… Lokrum’da tanıştığımız cana yakın, sevimli yüzücü teyzelere
de selamlar olsun, hvala… :)
Ardından
Mostar’a biletimizi alıyoruz ve otobüsü beklemeye başlıyoruz. Öncelikli önerim
yapabiliyorsanız bütün yolculukları trenle yapın, keza Türkiye’deki en kötü
firmalarda bulduklarınızı dahi bulamıyorsunuz. İş biraz komik biraz d amide
bulandırıcı bir hal alıyor. Neyse ki Mostar’a gidişimiz 3 saati geçmedi ve biz
de çok paronayak olmadık. Fakat yine de “muavin” temalı bu fotoğrafı sizinle
paylaşmak isterim :)
Mostar’a
akşam üzeri varıyoruz, dolayısıyla planlamamıza rağmen bir gece konaklamak
zorundayız. Kesinlikle söyleyebilirim ki gerekli değil bir gününüzü
geçirirseniz yeterli olacaktır fakat akşam gelince tabi kalmak gerekiyordu.
Otobüsten indiğimizde bir sürü hostel sahibi müşteri aradığı için pek de
zorlanmadık, 10’ar euro karşılığı orta kalitede 2 yataklı biro dada kalabildik.
Yine de hostel sahipleri ve hatta bazı müşterileri biraz garipti. Hiç
unutamayacağımız şey de adamın ısrarla “yarın hosteldeki herkesle şelalere
gideceğiz mutlaka gelin” demek için gecenin bir yarısı odamıza atlet don dalmasıydı.
Şaşkın şaşkın tabi tabi dedik. Ertesi gün gitmedik tabi :) Döndüğümüzde gününüz nasıldı diye sorunca-sormaz olaydık- bizimki harika geçti,
siz bütün gün buralarda mıydınıııız ? aaaa, bıdı bıdı şeklinde konuştu tabi
birazcık. Velhasıl uyumak için bir yer bulmak zor olmadı.
Peki
Mostar nasıl bir yer ? Küçük, doğası güzel ve elbette bir dünya harikasını “Mostar
Köprüsü’nü” barındıran şehir. Sadece gündüz gezip görmek yeterli olmuyor,
mutlaka akşamki görüntüsünün de tadını çıkarmalısınız. Gündüz etrafta pek fazla
Türk grup görmeniz mümkündür, özellikle dini bir gezi görüntüsü veren gruplar
dikkatinizi çekecektir. Öyle hikayeler duyduk ki gülsek mi ağlasak mı bilemedik
“sayın abilerim”.Ben diyeyim üzerinde bismillah yazan taş, siz deyin bayburt’lu
işçiler. Her sene köprüden atlama etkinlikleri yapılıyormuş, o konuyu bile
“güçlü türk erkeği”ne bağlayan hikayeler…
Tabi
tüm bunlar bir yana… Mostar’da mermi izleri hiç kapatılmamış. Etrafınıza
baktığınızda ister istemez acıyı görüyorsunuz, onlar da bunu unutmamak ve
unutturmamak adına izleri kapatmıyorlar…
Türkçe
bilen insanlara da rasladık fakat asıl kaynaşma belli ki yemek kültürümüz imiş.
Öyle yemekler yedik ki o lezzeti Türkiye’de bulmak ne mümkün.. Üstelik o kadar
ucuz bir fiyata… Hele yemeğin üstüne bie “Turska Kafa” için derim, sunum da
lezzet de anlatılamayacak kadar enfesti… Fotoğrafları incelediğinizde eminim ne
demek istediğimi anlayacaksınız.
Gittiğimiz
restorant Old Town’da bulunan “Konoba Sadrvan”, yeşil bir bahçe ve su sesleri
eşliğinde yiyorsunuz yemeğinizi.. Çok ferah ve rahatlatıcı… Biz E. ile menu 54
ve 55 almıştık hiç unutmuyorum bir tanesi “Mostar Sahan” diğeri de “Mixed”
gibi bir şeydi… Dolmalar, köfteler,
yerel bir lezzet olan “sogan dolma” kısacası yemeniz gereken hemen her şey bu
menulerde bulunuyor. Bir de merakımızdan “cevapcici” aldık, pek gerekli
değilmiş-ki zaten bitiremedik- ,bildiğiniz inegöl köfte patates kızartması ve
pide… Tabi hepsinin yanına da ayran J
Orada biraz daha katı oluyor , bizim yoğurt diye yediğimiz cinsten, onlar bardakta içiyor…
Bayağı da güzel oluyor açıkçası…
İşte
böyle harika bir sunumla ve görüntüsünden daha da güzel bir lezzetle
müşterileri şaşırtıyor “Turska Kafa” … Hele ki o lokum, Türkiye’de o denli lezzetlisini
yediğimi hatırlamıyorum…
Mostar’ın
bana kazandırdığı en önemli şeylerden biri de rozet koleksiyonuma kattığım
harika parçalardı… Yüzlercesi vardı bunların… Zamanında oradaki insanlar
biriktirirlermiş fakat savaş sonrası çoğu yanmış, kaybolmuş. Kalanlar da işte 1
euroya falan satılıyorlar…
Mostar’a
özgü taşlar da Old Town’da dikkatinizi çekecektir, ilk başta yürümek zor gelse
de zamanla alışılıyor :) Buraya özgü, güzel bir görüntü…
Mostar’da
hem gece hem de gündüz saatlerinde fazlasıyla dolaştık. Her an hissettiğim bir
samimiyet vardı. Sanırım Türkler için böyle bir etkisinin olması normaldir.
Gerek tarihinden, gerekse etraftaki camilerden, adeta kendi
toprağınızdaymışsınız gibi hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. Fakat biraz ayrıntıya
indiğinizde olmadığını da anlıyorsunuz. Ancak orda biraz vakit geçirince
anlaşılabilir bir şey, anlatmak pek mümkün değil…
Gün
ortasında yine dolaşıyoruz, şu boşnak börekçisi nerededir diye düşünürken… Bir
amca “yahu buldunuz mu şu börekçileri” diye soruyor. Bulamadık tabi nerede,
hepimiz aynı dertten muzdarip J
Amca diyor, yahu televizyonda ne börekler gösteriyorlardı hani bunlar… Güzel
bir börekçi bulamadık, fakat böreğin hasını Saraybosna’da yedik. J
( ileriki sayfalarda fotoğrafları da paylaşacağım.)
Yani
uzun lafın kısası, Mostar’a öyle çok bağlanmadık, orada çok eğlenmedik ya da
biraz daha kalsak mı diye düşünmedik ama her an bir samimiyet vardı. Tıpkı
memleketinizde vakit geçirmekten bıkmanız ve istememeniz ama yine de oraya ait
olduğunuzu bilmeniz gibi… Tabi ait olmak biraz fazla kaçar fakat sanıyorum ne
demek istediğimi belli ettim. J
Bir
de Türk Evi (Osmanlı Evi) vardı burada, bahçesinde “İsmet” diye çağırdığımız tembel kaplumbağalar ile…
Mostar…
Dinlendirici doğal güzelliği, dillere destan köprüsü, camileri ile güzel şehir.
Mostar yaşananları unutmayan, unutturmayan, Mostar kurşunları hala bünyesinde
barındıran, hala o izleri sildirmeyen Mostar…
Mostar
nereye gitseniz “Turski Caj” ya da “Turska Kafa” bulabileceğiniz Mostar…
Mostar’a
veda ediyoruz… Hostel’e çok yakın olan (hem tren hem de otobüs) gara yürüyoruz
ve Saraybosna’ya tren biletimizi satın alıyoruz… 3 saatlik bir manzara seyrinin
ardından Sarajevo’ya merhaba diyoruz…
Saat
akşam 9 civarı… Ne tramvay var ne bir şey, taksiye biniyoruz hostelimize gitmek
üzere… Çok sevimli bir taksiciye rast geliyoruz, ileride bahsedeceğim bizi
kazıklayan sevgili Sırp taksiciyi düşündükçe çok daha iyi anlıyor insan :) Kısaca
her şeyden bahsediyor bize, küçük ama anlamlı bir sohbet ediyoruz, birbirimizi
bi şekilde anlamaya çalışıyoruz. Ne gariptir bazen bi kaç kelime bile
konuşabilseniz anlaşıyorsunuz. Nitekim bizim taksiciyle de öyle oldu, o az
buçuk ingilizce biliyordu bizse boşnakçada merhaba, nasılsın, evet, hayır :) Fakat yine de birbirimizi anladık gibi gözüküyordu :)
Saraybosna’ya
cumartesi gecesi gitmiştik sanıyorum çünkü her yer çok cıvıl cıvıldı. Kalacağımız
“Hostel City Centre Sarajevo” nun sokağı da en eğlenceli sokaklardan biriydi.
Biz bavullarla yürümeye çalışırken ortamdan epeyce farklı görünüyorduk :)
Hostele
girdiğimizde ilk başta biraz şaşırmıştık çünkü ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekiyordu.
Fakat içeri girdiğimizde o kadar iyi karşılandık ki anlatamam. Hostelin sahibi
sevgili Asım bize hoşgeldiniiiiz diyerek shot ikram etti ve eski Türk sevgilisi
Canan’ı anlatmaya başladı. Çok kısa bir sohbet olmasına rağmen çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, “Canan’ı tanıyor musunuz, bulun Cananımı” yakınmaları bizi bayağı
gülüdürmüştü :)
Sonrasında
öğrendik ki biz suit oda ayırttığımız için başka bir yere gideceğiz,
oradakilerle asıl binada kalmayacağız. Eğlenceli ortamdan uzak kalacağımız için
biraz üzülmüştük fakat apartmana gittiğimizde gayet hoşumuza gitmişti. Hem ucuz
hem de çok güzel bir yerde kalmış olduk, biraz soğuktu fakat yaz olduğu için bu
bir eksi değil artı olmuştu bizim için. O akşamki kalabalığı, cıvıl cıvıl
sokakları kaçırmamak için hazırlanıp dışarı çıktık. En güzel yerlerde bile her
şey o kadar ucuz ki, sadece yiyecekler değil, içkiler de öyle. Bosna’nın
suyunun çok güzel olduğunu ve dolayısıyla biralarının da çok güzel olduğunu
gitmeden okumuştum, o akşam bu kanıtlandı diyebilirim. Hele ki bizdeki efes
dark vari karamelli siyah biraları çok çok güzeldi. 2 buçuk mark ödemiştim diye
hatırlıyorum yani hemen hemen 3 lira. Türkiye ile kıyaslandığında gerçekten çok
ucuz.
Şunu
da söylemeden edemeyeceğim, Boşnak kadınları çok güzel ve erkekleri de çok
yakışıklı. Tabi genel bir söylem bu fakat gittiğim yerlerden gözüme çarpan en
hoş, bakımlı, uzun boylu insanların burada olduğu…
Gel
gelelim ertesi gün artık şu Boşnak böreğini yememiz gerekiyordu. O kadar hevesliydik
ki, hele de Mostar’da bulamadığımız için burada şart olmuştu artık. Sokaklarda
dolaşırken gözüme çarptı, E.’ye söyledim o benden kat kat beter bu börek
sevgisi konusunda. İlerledik bir baktık cidden de börekçi, “Ahmo” …
Gittiğinizde mutlaka burada yemelisiniz diyebilirim, bizde bilinen Boşnak
böreği değildi sanırım fakat çok lezzetliydi. O gün iki kez gidip börek yedik
orada.. İşte bir kaç fotoğraf :
Boşnak
böreğine doyduktan sonra dolaşmaya devam ettik. O sırada da yine sonradan
hatırlayıp gülümsediğim bir şey oldu. Karnım o kadar doluydu ki artık elim
midemde yürüyordum o denli zor geliyordu yürümek… Esnaf teyzelerden biri ile
Boşnakça konuşmaya başladık :) Niye elimin midemde olduğunu sordu, ben ingilizce “çok fazla börek yedim , o
yüzden ” dedim fakat ingilizce bilmeyen teyzem boşnakça“ hava çok sıcak çok
yiyince zor oluyor” falan gibisinden bir şeyler söyledi yani en azından ben
öyle düşündüm. Sonrasında da bir kaç dk konuşmamız devam etti. Bir kaç dili
karıştırarak muhabbetimizi sürdürdük :) Hala gülümsüyorum hatırladıkça, insanların bir şekilde anlaşabilmesi çok garip
fakat iyi hissettiriyor.
Tüm gün dolaşmaya devam ettik, Saraybosna’daki camilerin mimarisi hemen dikkatimizi çekti, çok farklı ve güzeller. Sanırım Türkiye’de çeşitli tutucu nedenlerden dolayı camilerin mimarisi çok fazla değiştirilmiyor. Oradaki camileri görünce değiştirilmeli diye düşündüm, yani en azından yeniliklere açık olunmalı. Cami avluları insanlara daha açık, çay ve kahve içilebiliyor oluşu, hem kadınlar hem erkekler için, rengarenk çiçekleri söylemeye bile gerek duymuyorum, çok cezbedici çok bakımlı duruyordu.
Saraybosna’yı dolu dolu gezdik; camileri, kiliseleri, eski sinagogu, küçük sokaklarda kendine yer blmuş şirin kafeleri, çarşıyı, bedesteni…
Elimizdeki broşürün içinde tarihi, kültürel ya da görülmeli denilen neresi varsa gitme gibi bir huyumuz var. Türk aklı mı dersiniz artık ne dersiniz, buraya kadar geldik bari onu da görelim zihniyetiyle geziyoruz biz :)
Fazla bir şey söylemektense bolca fotoğraf paylaşmayı isterim, buyrunuz :
| Milijacka Nehri |
Saraybosna
çok sıcak, insanlarıyla çok canayakın, tekrar görmek daha uzun sure kalmak
isteyeceğim bir şehir… Bedestene, tarihi sebile, Ferhadija Caddesi’ne, Miljacka
Nehri’ne ve aşk acısı çeken sevgili Asım’a selam olsun :)
Canım
E. prensesle Balkanlar’daki son durağımız Belgrad. Gittiğimiz şehirler içinde
en gelişmiş olanı… Durovnik’i bir tatil yöresi olarak ayrı tutarsak belki de en
güzeli… Fakat yine de Saraybosna’daki sıcaklığı burada bulamamak mümkün…
Başlangıç
olarak önceden de değindiğim bizi kazıklayan sevgili taksici amcadan
bahsedelim. Otobüsten indiğimizde saat sabahın 6’sı olduğu için pek fazla
seçeneğimiz bulunmuyordu. Biz de Beogdraska’daki hostelimiz “ City Break Hostel”e
gitmek üzere taksiye bindik. Turist muhabbetlerine girerek bizi oyalayan
amcamızın bizi etrafta dolandırıp durduğunu anlamak uykulu gözlerle bile maalesef
zor olmadı. 20 euro mu verdik ne yaptık bilmiyorum 2 adımlık yol için. Velhasıl
kelam tartışmak da istemediğimiz için paşa paşa parayı verdik. En azından valizleri hostele bırakalım parkta
falan uyuruz artık düşüncesiyle apartmana girdik. Kapıyı öyle bir saatte çaldık
ki, kapıyı gözleri kapalı açtı hostel sahibi. Yine de bize odamızın dolu
olduğunu fakat salonda uyuyabileceğimizi söyledi sağolsun. Koltuklara kıvrıldık
bir kaç saat sonrasında da odamıza geçtik. Bu hostele diğerlerine nazaran az
ödemiştik, genel olarak her şey de iyiydi. Bir kaç komik olay olsa da, gerek
hostel sahibini gerekse onun arkadaşını tam olarak anlayamasak ve buna da çok
gülsek de iyiydi diyebiliriz sanırım :)
Sırbistan’da
da Türkçe bilen insanlara rastladık yine televizyon dizilerinden dolayı. Hatta en
komiği E.’nin anlattığı, hostel sahibi sabah bizi kanepeden kaldırırken “Günaydıııın”
demiş :) Böyle ufak tefek, gülümseten
anılar akılda kalıyor…
Belgrad’ın
en güzel yanı şüphesiz ki parkları… Bizim bu açıdan fakir büyümemizden mi acaba
bilmiyorum ama devamlı temiz ve bakımlı kalan, her yaştan insanın gelebildiği
böyle güzel parklarımız maalesef çok çok az. Biz de bu eksikliği gidermek adına
Belgrad’ın en güzel parklarından Tašmajdan ve Kalemegdan‘da fazlasıyla vakit geçirdik.
Belgrad Kalesi ( Beogdraska Tvdava) inşası yüzyıllar boyu sürmüş,
devam etmiş bir yapı. Belgrad şehrinin temellerinin atıldığı bu kale hem farklı
zamanların hem de farklı kültürlerin izlerini taşıyor. Yüzyıllar içinde Bizans
Kalesi, Sırp Despotluğunun merkezi, Osmanlı ve Avusturya’nın savunma üssü
olmuşluğu vardır. Bugün ise Belgrad’ın en önemli sembollerinden biri ve
kesinlikle seyrine doyulması gereken bir güzelliktir. Gün boyunca serbestçe
gezilebilen kale surları içinde; Askeri Müze, tarihi turistik yapılar, anıtlar,
kiliseler, kuleleler, kalıntılar, hayvanat bahçesi, spor alanları ve yürüyüş
yolları yer alıyor.
Kalemegdan’da en çok dikkat çeken ise, seyir
terasının ortasına dikilmiş kocaman bir çıplak adam heykeli. Viktor Muzaffer (Pobednik)
Heykeli , şehrin Türklerden kurtulması anısına 1928’de dikilmiş, aslında
Terazije Meydanındaki çeşmenin üstüne dikilmesi planlanıyormuş fakat halkın
çıplak adam heykelini şehrin ortasında istememesi üzerine Kalemegdan’a getirilmesi
uygun görülmüş. Bugün de şehrin en önemli sembollerinden biri olarak orada yer
alıyor.
| Viktor Heykeli |
Belgrad
Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerde bulunması açısından da çok güzel bir
görüntü sergiliyor. Parklarda saatlerce çok iyi vakit geçirebiliyorsunuz. Hemen
her saatte her tarafta patlamış mısır satmaları da ayrıca çok sevindirici :)
Sırbistan’ın
para birimi Sırp Dinarı. Ne sıfırlardan kurtulmuş ne de banknotları azaltmayı
düşünmüş olduklarından 10 euro dahi bozdursanız kendinizi bir an çok zengin
hissedebiliyorsunuz. Gider gitmez fazla para bozdurmanızı önermem, zira
cüzdanınızda hiç bir şey satın alamayacağınız bir sürü banknot ve bozukluk
kalacaktır. Hatıra olarak para saklamayı ve hatta sevdiklerime vermeyi çok
seviyorum ama Belgrad’dan kalanlar açıkçası biraz fazlaydı
| Prens Mihailo Heykeli önünde |
Köprüden
yürüyerek geçmenizi mutlaka öneririm, bir çok güzelliği daha net
görebilirsiniz. İşte çektiğim bir kaç fotoğraf:
Belgrad’da
en çok hoşuma giden bir diğer yer de Nikola Tesla Müzesi’ydi. Bir kaç eksik
olsa da, anlatıcı kadının ingilizcesi sırp aksanıyla boğulsa da hakkını
vermişler demek gerekiyor. :)
![]() |
| Nikola Tesla'nın Külleri |
Belgrad’da
da toplu taşıma aracı kullanmadık, hemen her yere yürüyerek gittik diyebilirim.
Şehrin en kalabalık ve cazip caddelerinden olan trafiğe kapalı Knezia Mihalia
caddesinde dolaştık, alışveriş yaptık, yemek yedik, kahve içtik… Yaklaşık 1 km’lik
cadde boyunca mimari ve tarihi yapılar, sevimli butikler, mağazalar, kitapçılar
yer alıyor. Bir nevi İstiklal caddesi diyebiliriz, yol boyunca çok güzel müzik
yapan sanatçılara da rastlamıştık ve gerçekten iyi vakit geçirmiştik.
Merkezde
gezilebilecek çoğu yeri gezdik, beraber son durağımız olduğu için biraz
yorgunluk vardı üzerimizde. Ben yine de oturmaktansa bazı yerleri tek başıma
dolaştım. Ama merkezden uzaklaşmayı maalesef gerçekletiremedik, oysa gidilecek
çok daha fazla yer vardı. Kısa sure içinde çok fazla şey yapmaya, çok fazla yer
görmeye çalışınca bunlar kaçınılmaz yan etkiler oluyor elbette ki. Ne olursa
olsun çok iyi vakit geçirdik, önünde sonunda iyi ki diyebiliyorsanız zaten
başka söyleyecek bir şey kalmamıştır. :)
Belgrad’da
da yine GOBI’de (www.gobistanbul.com) tanışmış olduğum arkadaşlarımdan Goran
ile buluştum, burdan selam olsun. :)
Belgrad’daki
son günümüzden sonra Balkanlar gezimin E. ile olan kısmı bitmiş oluyordu. E.
Paris’e dönerken ben de ziyaret edeceğim son nokta olan Kosova’ya gitmek üzere
yola çıkıyorum. Siyasi sıkıntılardan dolayı Sırbistan’dan Kosova’ya direkt olarak
gitmek mümkün değil. Bu yüzden ben uçakla Üsküp’e gitmek üzere Nikola Tesla
Havaalanı’na gittim. Bunun için taksi kullanıp fazla para harcamak yerine
250-300 dinara (~3€) A1 özel servisini kullanmak çok mantıklı, ben de öyle yaptım ve yarım saatte havaalanına vardım.
Ucuza aldığım bir Jat Airways uçuşu ile Üsküp’e gideceğim fakat elbette uçakta rötar oluyor. Havaalanında geçirdiğim saatlerde yeni insanlarla tanışıp, iyi vakit geçirsem de, beni Üsküp’ten alacak arkadaşlarımı bekleteceğim için kötü hissediyorum. Sonunda uçak kalkıyor, yaklaşık 1 saatlik bir uçuşun ardından Üsküp’te , Kosova’lı arkadaşlarımla buluşuyorum ve beraber Priştine’ye gidiyoruz.
Ucuza aldığım bir Jat Airways uçuşu ile Üsküp’e gideceğim fakat elbette uçakta rötar oluyor. Havaalanında geçirdiğim saatlerde yeni insanlarla tanışıp, iyi vakit geçirsem de, beni Üsküp’ten alacak arkadaşlarımı bekleteceğim için kötü hissediyorum. Sonunda uçak kalkıyor, yaklaşık 1 saatlik bir uçuşun ardından Üsküp’te , Kosova’lı arkadaşlarımla buluşuyorum ve beraber Priştine’ye gidiyoruz.
Kosova’da
arkadaşlarım olmasa belki de hiç gitme gereği duymazdım. Fakat Kosova’ya
kültürel bir gezinti, ya da bir tatil gözüyle değil de oradaki geçmiş-bugün
farkını inceleme fırsatı gözüyle bakmak gerekiyor. Kosova ne olursa olsun ayakta
kalmaya çalışan küçük bir ülke olarak savaş yıllarından bu yana fazlasıyla
gelişme göstermiş.
Para
birimi Euro olmasına rağmen elbette her şeyin çok ucuz olduğu bir ülke. Öğrendiğime göre devlet
dairelerinde çalışan insanların maaşları da maalesef bu oranda düşükmüş. Yine
de benim için euro olarak ödeme yapıldığından biraz şaşırtıcıydı. Güzel bir
yerde çok lezzetli üstelik büyük porsiyonlu bir yemek yiyorsunuz, içeceğinizi içiyorsunuz yine
de 3 euro bile ödemiyorsunuz.
Priştine’de
çok fazla vakit geçirmedik, geldiğim gecenin ertesi akşamı Fjolla ve Adelina ile Cakova’ya
Abetare’nin yanına gittik. Gerçekten çok eğlenceli, kalabalık mekanların
bulunduğu sevimli bir şehirdi burası. Birlikte güzel bir akşamın ardından yeni
planımız Prizren’e müzik festivaline gitmekti.
Fjolla
ile N’GOM FEST’de eğlenmek üzere Prizren’e gittik. Burası Priştine’den çok daha
güzel bir şehir. Hemen herkes Türkçe biliyor. Şehrin ortasından Bistriça Nehri geçiyor, iç açıcı yeşilliği ve tepede kalesiyle gerçekten harika bir yer. Müzik
festivali olduğu için şehir kalabalıklaşmış ve her taraf cıvıl cıvıl. Burada 2
gün geçiriyoruz ve gerçekten çok eğleniyoruz.
| Bistriça Nehri, Prizren |
Prizren’de
Fjolla beni çok güzel bir kebapçıya götürdü, gerek yemekleriyle gerekse bahçesiyle...
Ortadaki minik su havuzu ve ördekleriyle çok ferahlatıcı bir yerdi.
Prizren’de
gerçekten çok güzel iki gün geçirdim. Hem Fjolla ile çok eğlendik, çok iyi
vakit geçirdik hem hiç bilmediğim, bazıları amatör, çok başarılı müzik
gruplarını dinleme fırsatı buldum hem de bu yeşil ve ferah şehrin tadını
çıkardım.
Geçirdiğimiz
harika vakit için Adelina’ya, Fjolla’ya, Fjolla'nın kardeşi Linda’ya ve Abetare’ye burdan selam
olsun :)
Prizren’deki harika 2
günümüz için Fjolla’cığıma kucak dolusu öpücükler… Yazımın sonuna gelmişken, festivalde eşlik edebildiğim tek şarkı :
:)















